Yaptıklarım, okuduklarım, seyrettiklerim, dinlediklerim, gezdiklerim …

20 Mart 2009 Cuma günü Tiyatroadam tarafından sahnelenen “Albay Kuş” adlı oyunu Akatlar Kültür Merkezi Melih Cevdet Anday sahnesinde seyrettim.

Oyun ile ilgili bilgiler veriyorum.

Yazan: Hristo Boytchev
Çeviren: Nihal Geyran Koldaş
Yöneten: Murat Karasu
Sahne Tasarımı: Başak Özdoğan Pirim
Işık Tasarımı: Mete Ünver
Süpervizör: Serdar Akar

Oynayanlar:

Ali Kil
Deniz Özmen
Burak Dur
Aşkın Şenol
Ayça Aykut
Sarp Akkaya
Fatih Koyunoğlu
Ferit Kaya

Oyun iki saat ve iki perde.

Oyun savaş sırasında Balkanlardaki eski bir manastırda geçiyor. Manastır olmuş hastane, hastanenin sakinleri deliler. Bu hastaneye gelen doktor da biraz çılgın olunca, oluyor işler arap saçı. Delilerin her biri farklı bir milletten. Aralarındaki uyum, birbirlerine yardımcı olmalarındaki gayretlik ve hedeflerine gerçekleştirmek için gösterdikleri trajikomik çabalar insanı hem güldürüyor, hem de düşündürüyor.

Oyuncuların performansları çok iyi, bilhassa çingeneyi oynayan Fatih Koyunoğlu’ nun performansını çok beğendim.

Bu sezon bir çok oyun seyrettim. Seyrettiklerim arasında en iyi oyun, bu oyun.

Herkesin bu oyunu seyretmesini kuvvetle tavsiye ederim.

04.03.2009 Çarşamba 20:30′ da Şehir Tiyatroları Fatih Reşat Nuri Sahnesi’ nde sergilenen Anton Çehov’ un “Vişne Bahçesi” adlı oyunu seyrettim.

Oyun ile ilgili bilgiler veriyorum.

Yazan: Anton Çehov
Çeviren: Belgi Paksoy
Yönetmen: Ali Taygun

Oynayanlar:
Jülide Kural
Ceysu Aygen
Zeynep Özyağcılar
Salih Sarıkaya
Yıldıray Şahinler
Tolga Yeter
Ali Taygun
Dinçer Çekmez
Süeda Çil
Tankut Yıldız
Funda Köseoğlu
Metin Çoban

Oyun iki perdelik ve süresi 2 saate yakın.

Oyunda Paris’ te yaşayan bir Rus ailesinin Rusya’daki eski evlerine dönmeleri ve burada yaşadıkları zorluklar anlatılıyor.

Oyunu hiç beğenmedim. Oyun sıkıcıydı, çok durağandı, heyecan yoktu. Oyuncuların performansı vasattı. Sadece Zeynep Özyağcılar’ ın performansını beğendim. İzleyiciler arasında uyuyanlar vardı. 2. Perde başladığında bir çok koltuğun boşalmış olduğunu gördüm. Oyun sonundaki alkış sesleri cılızdı.

Oyunu tavsiye etmiyorum. Kötü bir oyun nasıl olura güzel bir örnek…

Tiyatro Pera’ da Emine Yalçın arkadaşımla 2009 Ocak ayı içinde “Rahat Yaşamaya Övgü (Brecht Kabare)” adlı oyunu seyrettim.

Oyun Bertolt Brecht’in “Schweyk İkinci Dünya Savaşı’nda”, “Arturo Ui’nin Önlenebilir Tırmanışı” ve “Üç Kuruşluk Opera” oyunlarından ve “Faşizm Üzerine Yazılar”ından Nesrin Kazankaya tarafından uyarlanıp, yönetilmiştir.

Oyun ile bilgiler veriyorum.

Bertolt Brecht’in metinlerinden uyarlayan ve yöneten: Nesrin Kazankaya

Çeviren: Yücel Erten-Nesrin Kazankaya

Dramaturgi: Şafak Eruyar

Müzik Yönetmeni: Ahmet Kara

Vokal Yönetmeni: Ezgi Kasapoğlu

Dans Düzeni: Erdinç Anaz

Dekor: Vecdi Sayar

Kostüm: Nilüfer Moayeri

Işık: Yüksel Aymaz

Yön. Yrd: Zeynep Özden

Oynayanlar:

Levend Öktem

Başak Meşe

Erdinç Anaz

Volkan Aktan

Zeynep Özden

Ezgi Kasapoğlu

İlker Yiğen

Linda Çandır

Orkestra

Piyano: Ezgi Kasapoğlu

Gitar: Ozan Bayraşa

Bas Gitar: İzi Eli

Klarinet-Saksafon: Hasan Dağlar

Davul: Zafer Oğuz

Oyun iki perdelik ve süresi iki saat.

Oyun müzikal olarak hazırlanmış. Oyunda savaşa karşıtlık, faşizmin yükselmesi gibi konular var. “Arturo Ui’nin Önlenebilir Tırmanışı” adı oyunda Arturo Ui’nin yükselişi ile Hitler’ in yükselişi paralel anlatılıyor. İzleyici oyunda olduğunu hiçbir zaman unutmuyor.

Oyundaki orkestra oyunculardan biriydi. Orkestra ile oyuncuların uyumu iyiydi.

Oyuncuların performansını genelde beğendim. Ancak Levent Öktem oyunda bir çok kelimeyi karıştırdı, unuttu.

Oyunu beğendim. Tavsiye ederim.

Aydan Seylan arkadaşımla Ocak ayı içinde, Bakırköy Belediye Tiyatro’ sunda sergilenen Orhan Kemal’ in “Tersine Dünya” adlı oyunu seyrettim.

Oyun ile bilgiler veriyorum.

YAZAN: ORHAN KEMAL
YÖNETEN: TURGAY KANTÜRK
UYARLAYAN: MUSTAFA GÜLTEKİN
MÜZİK: TOLGA ÇEBİ
DEKOR: AYÇIN TAR
KOSTÜM: GÖNÜL SİPAHİOĞLU
IŞIK: MURAT İPEK
KOREOGRAFİ: PINAR ATAER
ŞARKI SÖZLERİ: TURGAY KANTÜRK-EMRAH EREN
YARDIMCI YÖNETMEN: EMRAH EREN
PERKÜSYON UYGULAMA: TOLGA ÜNALAN
TONMAISTER: BORA NAKİPOĞLU
DEKOR REALİZASYON: ÖZÜDOĞRU CİCİ
REJİ ASİSTANLARI: GÜLCE UĞURLU, DOĞACAN TAŞPINAR, FÜRUZAN AYDIN

ROL DAĞILIMI

BİTİRİM LEYLA: GÜL ONAT
SÜLEYMAN: LEVENT TÜLEK
SARI LEMAN: NURHAYAT ATASOY
MUHASEBECİ HAYRİYE: DİDEM GERMEN
PALABIYIK HASAN: MERT ASUTAY
BEKÇİ LEMAN-PATRON: ÖZDEN ÇİFTÇİ(DT’nın izniyle)
BEKÇİ FETHİYE- BAŞGARDİYAN: ZEYNO ERACAR
KOMİSER AYTEN-NİGAR: GÜLCE UĞURLU
BAKKAL NURİYE: ESRA PAMUKÇU
CEMAL: ALİCAN YÜCESOY
İBO: ALİ RIZA KUBİLAY
BABA: MUHSİN KURTARAN
FİLİZ: TUĞÇE KILTAÇ
KES AYŞE-BEKÇİ ZALHA: FÜRUZAN AYDIN
BİÇ AYŞE: YELDA BASKIN
BEKÇİ I-SAPIK FERİDE: GÖZDE AYAR
BEKÇİ II: G. ZEYNEP GÖNÜLŞEN
GARDİYAN: ŞİRİN Ç.TAŞPINAR
ÇAYCI NURAN: GÜLRU PEKDEMİR
UVERTÜR MUZAFFER: ÖNDER BULUT
SARHOŞ GARSON :DOĞACAN TAŞPINAR
SÜNEPE TAHSİN :MEHMET RIZA LEKİ
BAMYA ZEKERİYA :TUGAY MERCAN
GENÇ ADAM: MUHAMMET ÇAKIR
MAHALLELİ/MAHKUMLAR/İŞÇİLER/SERMAYELER: FÜRUZAN AYDIN,YELDA BASKIN,ÖNDER BULUT,MUHAMMET ÇAKIR ,GÖRKEM ZEYNEP GÖNÜLŞEN,TUĞÇE KILTAÇ,ALİ RIZA KUBİLAY,MEHMET RIZA LEKİ,TUGAY MERCAN, GÜLRU PEKDEMİR, DOĞACAN TAŞPINAR,ŞİRİN ÇAĞLAR TAŞPINAR, GÖZDE AYAR

Oyunda erkek ve kadın rollerinin değiştiği bir dünya var. Kadınlar erkek gibi giyinip, erkek gibi davranıyorlar. Erkekler de tersi.

Oyunu hiç beğenmedim. Oyunculardan sadece Mesut Asutay’ ı beğendim. O’ nun dışındakilerde hiç bir heyecan yoktu. Oyunu kimseye tavsiye etmiyorum. Oyun ile ilgili fazla bir şey yazmak da istemiyorum.

02 Ocak 2009 Cuma günü 20:30′ da Oyun Atölyesi’ nde “Testosteron” adlı oyunu seyrettim. Oyun ile ilgili bilgileri veriyorum.

Yazan :Andrzej Saramonowicz

Çeviren :Neşe Taluy Yüce

Yöneten :Kemal Aydoğan

Sahne Tasarımı :Bengi Günay

Müzik :Tolga Çebi

Işık Tasarımı :İrfan Varlı

Yönetmen Asistanları :Toğan Şerif Önay, Gözde Kırgız

Oynayanlar

Stavros :Metin Coşkun

Kornel :Fırat Tanış

Fistach :Emre Karayel

Robal :İnan Ulaş Torun

Tretyn :Mert Fırat

Janis :Timur Acar

Tytus :Tuna Kırlı

Oyunun gösteriminden bir hafta önce, Hilmi Bulunmaz beni arayarak; Testosteron adlı bir oyunu seyredeceklerini; istersem benim de gelebileceğimi söyledi. Ben de oyunu seyretmek istediğimi söyledim.

Oyunu Hilmi Bulunmaz, Coşkun Büktel, Cemal Bulunmaz ve Bulunmaz Tiyatro oyuncusu Emine Yalçın ile seyrettik.

Oyun iki perdelik, süresi 2.5 saate yakın.

Bir düğün günü, gelinin yabancı bir adamı öpmesi, damat ve etrafındaki insanların bu adamı dövüp, bir bara getirmesiyle başlıyor. Oyundaki kişiler birbirleriyle devamlı didişir ve devamlı anılarını anlatır. Kadınların erkeklerle olan ilişkileri, erkeklerin davranışlarının vücutlarındaki testosteron hormonundan dolayı nasıl etkilendiği eğlenceli bir dille anlatılır.

Oyunda argo sözler, küfürler bolca vardı. Oyunun afişinde oyun cinsellik öğeleri barındırdığı için 18 yaşından küçükler için sakıncalı olabilir diye not düşülmüş. Erkeklerin kendi aralarında konuştuğu, kadınların böyle sohbetlere dahil edilmediği bir ortamda, bayan seyircilerin erkeklerden daha fazla gülmesini normal karşılamak gerekir.

Tiyatronun fuaye alanında oyunun kitabını görünce iki adet aldım. Kitap Mitos Boyut’ tan aceleyle çıkmış bir görünüm arz ediyordu. Herhalde Mitos Boyut, hazır oyun sahnelenirken, bu oyunu da basalım, diye düşündü. Ancak kitabı basarken mürekkebi az kullanmışlar, çünkü yazılar silik. Mürekkeplerini diğer eserlere saklamışlar. Mitos Boyut’ tan kaliteli bir baskı beklemek hayal ve hep hayal olacak…

Oyunu okudum. Kitaptaki oyun 3 perdelik, izlediğim oyun ise 2 perdelik. Yönetmen bir perdeyi olduğu gibi kesmiş; acaba niye kesmiş diye düşünürken aklıma şu geldi: Oyuncular bir an evvel evlerine gitsinler de dinlensinler; çünkü sahnede çok yoruldular.

Temposu hızlı, esprilerin arka arkaya geldiği, bu eğlencelik oyunu tavsiye ederim. Oyunun yazarı da bu oyunu salt eğlence için yazdığı başka bir amacı olmadığını söyler.

Bu yazıyı oyunu seyrettikten iki ay sonra yazıyorum. Aklımda neler kaldığını düşünüyorum da fazla bir şey kalmamış. Sadece çok güldüğümü hatırlıyorum o kadar …

Ressam, stilist, ahşap tasarımcısı, heykeltraş, takı tasarımcısı gibi on parmağında on marifet olan halam Rüksan Şimşek kendi yaptığı bir tabloya ek yapıyor.

10 Aralık 2008 salı günü kurban bayramında halamı ziyaret ettim. Kendisi Büyük Çekmece’de oturduğundan çok sık gidemiyorum; ancak bayramdan bayrama gidebiliyorum. Bu bayram da iki saate yakın bir yolculuktan sonra Beşiktaş’tan Büyük Çekmece’ye gittim.

Evde kuzenim Ferman Keçilli, kız arkadaşı Canan ve kuzenimin arkadaşı Alper vardı. Alper bizim aile dostumuz olup; kuzenim Ferman ile bir ara beraber çalışmışlardı. Alper halamın yaptığı tabloları inceliyordu; sonunda şöyle dedi: “Rüksan abla! Hani nerde benim resmim” dedi. Halam da “istediğini seç” dedi. Alper bir yelkenlinin olduğu tabloyu seçti ve “Buna bir Ay yapsak, iyi olur” dedi. Halam da Ay’ı bir çırpıda ekledi. Bu çalışmayı da kaydetmek bana düştü.

Tablonun Ay olmadan önceki hali:

Tablonun Ay eklendikten sonraki hali:

Alper hem halamın yaptığı güzel yemeklerden yedi; hem de bir tabloyla evine döndü. Aramızdaki en şanslı insan oydu. Ben ve Ferman da “Hani bize! deyip”, halama yelkenli içeren tablo siparişleri verdik. Kısa zaman içinde halamın bitireceğini düşündüğüm tabloyu evime asacağım.

20 Kasım 2008 perşembe günü Kenter Tiyatrosu’nda “39 Basamak” adlı oyunu seyrettim.

Oyundan bir hafta önce biletimi almıştım. Gişede “Perşembe günleri halk günü, % 50 indirim” yazısını okuyunca, içimden “Perşembe günü halk günüyse diğer günler ne günüdür? Halksız günler mi?” diye geçirdim. Bu halk günü tabirini kullanmasalar çok iyi olur; artık indirimli gün mü derler, kampanya günü mü derler, bilmiyorum; ama “halk günü(!)” tabirinin yakışık almadığı muhakkak. Bu indirim gününde bilet fiyatları 15 YTL , diğer günlerde 25 YTL olduğundan; indirimden faydalanmak için, perşembe gününe biletimi aldım.

20 Kasım günü 18:00’de, tam vaktinde işten çıktım; evime gidip, üstümü değiştirdim. Üzerimdeki takım ceketle rahat edemeyeceğim için, rahat kıyafetler giyip, yola çıktım. Evim Beşiktaş’ta olduğundan yürüyerek 20 dakikada Harbiye’deki tiyatroya vardım. Saat sekize beş kala koltuğuma oturdum.

Oyun iki perdelik olup süresi iki saat on dakika. John Buchan’ ın romanından ve Alfred Hitchcock’ un 1935 yılında yönettiği filmden Patrick Barlow tarafından oyunlaştırılmış.

Filmin linkini de verelim: http://www.imdb.com/title/tt0026029/

Oyun ile ilgili bilgi vereyim:

Yazan : John Buchan/Patrick Barlow
Çeviren : Mehmet Ergen
Yöneten : Mehmet Birkiye
Kostüm : Efter Tunç
Dekor : Efter Tunç
Işık : Cem Yılmazer
OYNAYANLAR
Hakan Gerçek, Okan Yalabık, Demet Evgar, Bülent Şakrak

Oyun bir casusluk hikayesi etrafında gelişiyor. Oyunda gerilim, gizem, heyecan komedi unsurlarıyla harmanlanmış ve ortaya sinema tadında bir oyun çıkmış.

Richard Hannay’i oynayan Hakan Gerçek sadece Richard Hannay’i oynuyor. Diğer üç oyuncu da belki 20 farklı karakteri oynuyor. Saniyeler içinde roller değişiyor; örneğin bir oyuncu saniyeler içinde polis, yolcu, bayan, tekrar polis,tekrar yolcu, tekrar bayan olabiliyor. Bir bakıyorsunuz bir oyuncu çalı olmuş, bir bakıyorsunuz şelale olmuş, bir bakıyorsunuz merdiven olmuş. Oyunculukta sınırın olmadığını, bu oyun çok güzel ispatlıyor. Tempo hiç düşmüyor; zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz. Tüm oyuncuların performansları çok iyi, hepsinin oyunculuklarını beğendim.

Oyunda şöyle bir sahne var: Richard Hannay dağların tepesinde polisten kaçıyor. Polisler arkasında onu kovalıyor. Tepelerinde uçak var. Adama havadan mermi yağdırıyor. Tüm bunlar nasıl oluyor acaba? Bunun gibi daha bir çok yapılamaz denilen şeyin, nasıl yapılabilir olduğunu bu oyunda görüyoruz. Bunun gibi daha birçok güzel sürpriz var.

Hiç sıkılmadan izleyeceğiniz, hatta hiç bitmesin diyeceğiniz bir oyun bu. Bu oyun beş saat sürse de kesinlikle hiç sıkılmadan izlenir. Herkese bu oyunu seyretmelerini tavsiye ederim.

15 Kasım 2008 Cumartesi günü 18:00’de Kadıköy Barış Manço Kültür Merkezi’nde düzenlenen Ömer Hayyam Şiir ve Edebiyat Gecesi‘ne katıldım.

15 Kasım 2008 Cumartesi Kadıköy’de Neslihan arkadaşım ile bir kafede buluşup; meyve çaylarımızı içiyorduk. Neslihan bana Kadıköy Barış Manço Kültür Merkezi’nde Ömer Hayyam şiir dinletisi olduğunu; istersem gelebileceğini söyledi. Bir arkadaşının da bu etkinliğe geleceğini söyledi. Önce ben gelmeyeyim dedim; çaylarımızı içtikten sonra, arkadaşın rahatsız olmazsa gelebilirim, dedim. O da kesinlikle rahatsız olmaz deyince, geceye katılmak için yola koyulduk.

Barış Manço Kültür Merkezi’nde şiir dinletisi 18:00’de başlayacaktı. Daha vakit varken yemek yiyelim dedik. Tostlarımızı yerken, Neslihan’ın arkadaşı Sakine, geldi. Tostlar bitti; saat 18 civarıydı, salona doğru yürüyorduk. İçimden herhalde salon boş olur diye düşünüyordum. Salonu görünce şaşırdım; oturacak tek bir boş koltuk yoktu.

Görevliler bizi görünce hemen sandalye getirdiler. Biz de sandalyelerimizi alıp, en ön sıraya gittik. Sandalyeleri koyacak yer olmadığından ben ve Sakine yere; Neslihan da sandalyeye oturup, etkinliği izlemeye başladık.

İlkin Barış Manço Kültür Merkezi Başkanı Cuma Canpolat seyircilere hoş geldiniz konuşması yaptı. Ardından neyzen Ali Naki Gündoğdu’nun neyinden çıkan güzel nameler salonu doldurdu.

İranlı şair, ressam, yazar, yönetmen Behruz Kia, Ömer Hayyam’ın edebiyatını, felsefesini, hayatını ve O’ndan önceki İran edebiyatını kırık Türkçesiyle anlattı. Ömer Hayyam’ın dört mısradan oluşan rubailerini farsça söyledi; Tiyatro sanatçısı Ali Erdoğan da Türkçe’sini söyledi. Her rubaiden sonra alkışlar eksik olmadı.

Behruz Kia hakkında kısa bilgi vereyim:

1937 yılında Tahran’da doğdu. İlk ve orta öğrenimini Tahran ve Beyrut’ta, üniversite eğitimini ABD’de tamamladı. Sayısız televizyon çalışmasında imzası bulunan Kia’nın 83 belgesel filmi vardır. Yaklaşık yirmi yıldır Türkiye’de yaşayan sanatçı, pek çok kişisel sergi açtı. Türkçeye çevrilmiş ve Türkçe/İngilizce yayımlanmış iki şiir kitabı vardır.

Radyo programcısı İlkin Erkan Karaca güzel sesiyle Ömer Hayyam’ın rubailerini söyledi.

Ardından Kasdav Gençlik Tiyatrosu sanatçıları sahneye çıkarak rubailer okudular.

Gitarist Hasan Cihat Örter, Aşık Veysel’ in Uzun İnce bir Yol ‘u ile kendi bestesi Boştur Boş adlı eserlerini seslendirirken; Gülay Şahin ve Dans Topluluğu’nun üyeleri de dans gösterisi yaptı.

Tüm sahneye çıkanlara Cuma Canpolat tarafından plaket veya teşekkür belgesi verildi. Bir izleyici de Ömer Hayyam’ın bir rubaisini söyledi.

Etkinlik bittiğinde herkesin aklında aşk, şarap vardı.

Bu etkinliğe katılmamı sağlayan Neslihan ve Sakine arkadaşlarıma teşekkür ederim.

Ömer Hayyam hakkında kısa bilgi vermek istiyorum.

Ömer Hayyam, matematikçi, astronom, felsefeci ve şairdir. Dünyanın ilk rasathanesini kurmuştur. Günümüzde kullanılan Miladi ve Hicri Takvimlerden çok daha hassas olan Celali takvimini hazırlamıştır.
Bilinen kadarıyla Rubailerinin sayısı 158’dir. Fakat kendisine mal edilenler binin üzerindedir. Rubailerinde, dünya, varoluş, Allah, devlet ve toplumsal örgütlenme biçimleri gibi hayata ve insana ilişkin konular görürüz.

Ömer Hayyam’ın rubailerinden örnekler veriyorum.

Her sabah yeni bir gün doğarken,
Bir gün de eksilir ömürden;
Her şafak bir hırsız gibidir
Elinde bir fenerle gelen.
***
Yaşamanın sırlarını bileydin
Ölümün sırlarını da çözerdin;
Bugün aklın var, bir şey bildiğin yok:
Yarın, akılsız, neyi bileceksin?
***
İçin temiz olmadıktan sonra
Hacı hoca olmuşsun, kaç para!
Hırka, tespih, post, seccade güzel;
Ama Tanrı kanar mı bunlara?
***
Beni özene bezene yaratan kim? Sen!
Ne yapacağımı da yazmışın önceden.
Demek günah işleten de sensin bana:
Öyleyse nedir o cennet cehennem?
***
Ferman sende, ama güzel yaşamak bizde:
Senden ayığız bu sarhoş halimizde.
Sen insan kanı içersin, biz üzüm kanı:
İnsaf be sultanım, kötülük hangimizde?
***
Adam olduysan hesap ver kendine:
Getirdiğin ne? Götüreceğin ne?
Şarap içersem ölürüm diyorsun:
İçsen de öleceksin, içmesen de!
***
Cennette huriler varmış, kara gözlü;
İçkinin de ordaymış en güzeli.
Desene biz çoktan cennetlik olmuşuz:
Bak, bir yanda şarap, bir yanda sevgili.
***
Biz gerçekten bir kukla sahnesindeyiz:
Kuklacı Felek usta, kuklalar da biz.
Oyuna çıkıyoruz birer, ikişer ikişer;
Bitti mi oyun, sandıktayız hepimiz.

10 yaşına kadar Kırklareli’nde yaşadım. Babamın tayini dolayısıyla Kıbrıs’a gitmek zorunda kalmıştım. İlkokul 3.sınıfa kadar Hamdi Helvacıoğlu İlkokulu’nda okudum. Öğretmenim Abdülkadir Özkınay idi. Hem öğretmenimle konuşmak, hem de çocukluk anılarımın geçtiği yerleri görmek, uzun yıllardır aklımdaydı. Her yıl, bu yıl gideceğim derdim ama bir türlü gitmezdim, gidemezdim. Ama bu yıl ailemin yanında geçirdiğim tatili yarıda kesip, Kırklareli’ne gittim.

Öğretmenimi, kaldığımız 3 ayrı evi, Hamdi Helvacıoğlu İlkokulu’nu, il halk kütüphanesini, pazar yerini (şu an eski pazar yeri), şehrin meydanlarını gördüm. Şehir çok fazla değişmemiş; sadece mesafeler kısalmış gibi, göründü. Çocukken uzun süren yollar, ne kadar da kısaymış. Okulun bahçesi bana hep kocaman görünürdü, gerçekte küçükmüş. Şehir çok gelişmemiş, coğrafi olarak iyi bir konumda olmadığından, ilçeleri olan Lüleburgaz, Pınarhisar gelişmişlik düzeyi olarak bağlı oldukları şehri geçmiş.

İstanbul otogarından saat 11:45’de Şampiyon Hersekli firması ile Kırklareli’ne doğru yola çıktım. Şirketin otobüsünde bilgisayar sistemi olmadığından (!), herkes cep telefonlarıyla görüşebiliyordu. Otobüs otogardan çıkana kadar dolmuş gibi çalıştı. Her 10 metrede bir durup, yolcu alıyordu. Bilet 20 YTL idi. Saat 12 civarı otogardan çıktık. 14:20′ de Lüleburgaz’a geldik. 10 dakika mola verip, yola çıktık. 10 dakika sonra Babaeski’ye vardık. Yolcu indirdik ve 30 dakika sonra yani saat 3 civarı Kırklareli’ne vardım.

Sırtımda çantam vardı. Belki bir gece otelde kalırım, diye hazırlık yapmıştım. Öyle ya koca bir şehri bir günde gezemem, diye düşünüyordum. İlkin Öğretmenler Evi’ne gittim.

Hocam Abdülkadir Özkınay’ı gördüm, elini öptüm. Bir masada oturup, sohbet ettik. Ayranlarımızı içtik. Daha çok O anlattı; ben dinledim. Duygusal, keyifli, güzel bir sohbet yaptık. Kendisi hakkında bilmediğim bir çok şey öğrendim.

Sohbetimiz esnasında yaşadıklarını anlatırken; bilhassa eski öğrencilerini anarken, gözleri yaşlandı. Bir öğrencisi Türkiye 1. si olmuş, kendisine gazeteciler sormuş, ” Nasıl 1. oldunuz? “. Öğrencisi de Abdülkadir öğretmeni göstermiş, ” O’ nun sayesinde…” Tüm öğrencileri O’ nu görür görmez sarılır, elini öper.

1936 Kırklareli doğumlu ve tüm öğretmenliği Kırklareli’nde geçmiş. 1996 yılında emekli olmuş. 38 yıl, 4 ay öğretmenlik yapmış. Kendisinden adlarını unuttuğum bir çok sınıf arkadaşımın adını aldım. Onlara ulaşıp, neler yaptıklarını öğrenmek istiyorum. İsimlerini öğrendiklerim: İlker Virlan, Ali Özdemir, Ümit Toklucu, Osman Dizman, İsmail Erçin, Erman Rodoplu, Zafer Sarıkaya, Bülent Şallı, Tutku Ateş, Banu Ovalı, Gülin Kulil, Serpil Avlan, Emel Ketbağ, Selda Özkınay (Öğretmenimin kızı), Bahar Leblebici, Gülşah Yüksel, Hakan Doğanlı.

Asker, polis babalarının tayini dolayısıyla okuldan ayrılmak zorunda kalan çocukların, annelerinin, babalarının ağlayarak okuldan ayrıldıklarını öğrenmek içimi çok burktu. Ben de ayrılırken çok üzülmüştüm. Çünkü O’nun gibi bir öğretmenimin bir daha asla olamayacağını biliyordum; nitekim de yanılmadım. Babamın tayini dolayısıyla 3. sınıfa kadar O’nun öğrencisi oldum. Eğer 5.sınıfa kadar okuyup, mezun olsaydım, hayatım kimbilir ne kadar değişecekti…Sınıftaki öğrenci sayısının çok olduğunu; diğer sınıflardaki öğrencilerin bile O’ nun sınıfına gelmek için araya torpiller koydurttuğunu öğrendim.

O’nun kadar iyi yürekli, öğrencilerini çocukları gibi gören, 38 yıllık öğretmenlik hayatında sadece 3-5 gün izin yapmış, okul müfettişlerine bile kafa tutan, yanlış yapan müfettişleri dövmeye kalkan, öğrencisini müfettişlerce ezilmesine izin vermeyen, bir öğrencisinin dershane parasının yarısını cebinden karşılayan (öğrencinin kendisi, anası, babası bile bu durumu hala bilmiyor), kendi deyimiyle “eşşek gibi çalışan” bir öğretmen var mı acaba Türkiye’de yada dünyada bilmiyorum…

Kendisini eski pazar yerindeki öğretmenler evinde bulabilirsiniz. Öğrencileriyle sohbet etmek kendisini çok memnun edecektir. Kendisine tekrar kucak dolusu sevgiler gönderiyorum. İki saate yakın sohbetten sonra yanından ayrıldım.

Öğretmenler Evi eski pazar yerindeydi. Kaldığım evlerden biri de oradaydı; gidip evimizi gördüm. Ev hala duruyordu.

Sonra Hamdi Helvacıoğlu İlkokulu’na gittim. Okul değişmiş, yeni bir bina yapılmış. Okulun yaklaşık 800 öğrencisi varmış. Şehrin en iyi okulu imiş, benim zamanımda da en iyi okuldu.

Okuldan çıktıktan sonra tren garına gittim. Garın kapısına kilit vurulmuş, galiba artık trenler işlemiyor. Çocukken garın etrafında yeşil çimenlerde yatıp, gökyüzünü seyrederdik hep; yine öyle yaptım; gökyüzünüzü seyrettim.

Sonra Kırkşehitler’e doğru yola çıktım. Yol yokuştur. Kaldığımız evlerden biri de oradaydı. Eve uzaktan bakabildim; ev hala duruyordu.

Yoldan geri dönerken, etrafımı yaşları 6 ile 10 arasında olan çocuklar sardı. Elimdeki fotoğraf makinesini görünce merak etmişler; abi bizi de çeksene dediler. Ben de onların fotoğraflarını çektim, biraz da sohbet ettim. Çocuklara söz verdim , fotoğraflarınızı siteme koyacağım diye. Çocuklar sitemdeki fotoğraflarını görünce çok sevinecekler. Onlara tiyatrodan biraz bahsettim. Meğerse onlar müzisyenmişler. Çocuklardan Pelin Hip hop dans edermiş, Nursel şarkıcı imiş; Ergin, Ümit, Görkem davul, Murat klarnet çalarmış…

Soldan sağa: Ümit, Görkem, Murat, Ergin, Pelin, Nursel

Pelin ile Nursel

Ümit ile Murat

Ergin ile Görkem

Çocuklara elveda dedikten sonra, tekrar şehre indim. Saat 18 civarı idi. 3 saatte tüm şehri olmasa bile benim çocukluk anılarımın olduğu her yeri hatta daha fazlasını gezmiş oldum. 18:45 otobüsüne binip, İstanbul’a doğru yola çıktım.

Benim için çok güzel bir gün oldu. Bilhassa öğretmenimi görmek beni çok sevindirdi. Tahminim odur ki; öğretmenim benden daha çok sevinmiştir. Keşke daha çok eski öğrencisi O’nu ziyaret etse…