Yaptıklarım, okuduklarım, seyrettiklerim, dinlediklerim, gezdiklerim …

24 Mayıs 2009 Pazar günü İstanbul Maçka’da düzenlenen “1. Red Bull Soapbox Race” yarışını izledim.

Pazar günü hava güzeldi. Haftalardır bu yarış ile ilgili afişleri etrafta görüyordum. Zamanım vardı ve gidip yarışı seyretmek istedim.
Evim Beşiktaş’ta olduğundan 10 dakikalık bir yürüyüşle Maçka’ya geldim. Yarışın düzenlendiği alana gittiğim de çoşkulu bir kalabalık gördüm. İnsanlar yarışın düzenlendiği yolun iki tarafında da oldukça kalabalık gruplar oluşturmuştu.

Ben de bir saate yakın yarışı izleyip, fotoğraf ve videolar çektim.

Yarış ile ilgili bilgiler vereyim. Yarış Red Bull firmasının sponsorluğunda düzenleniyor. Yarış arabalarında motor kullanılmıyor, arabaların komik olması gerekiyor. Yarış ekipleri arabaya binmeden önce küçük bir şov yapıyor.

Yarış eğlenceli, komik, yarışı kazanmaktan ziyade yarışa katılmanın çok büyük bir keyif olduğu bu etkinlikten memnun kaldığımı söyleyebilirim.

Gerçek ve sosyalist OYUN dergisinin düzenlediği OYUN YAZARLIĞI ÇALIŞMASI ücretsiz olarak gerçekleşecek. Kontenjan sınırlı olduğu için, kayıt yaptırmak zorunludur.

Oyun yazarlığı çalışmasını OYUN dergisi sahibi Hilmi Bulunmaz, genel yayın yönetmeni Toprak Karaoğlu, editör Ozan Akgül ve OYUN’un yazarlarından Leman Koç yönlendirecek.

Tarih: 26 Temmuz 2009 Pazar
Saat: 10.00-20.00 arası
Yer: Bulunmaz Tiyatro
Adres: Yeniçarşı Cd. 20/3 Galatasaray Lisesi yanı
Tel: 0212 513 47 32-33 / 251 85 23 / 638 22 36

OYUN dergisi…

26 Mayıs 2009’da 6. sayısı çıkan OYUN dergisinde benim de bir yazım yer alıyor. OYUN dergisinin sahibi Hilmi Bulunmaz’ın kendi sitesi tiyatroyun.blogspot.com’dan aldığım haberi yayınlıyorum. Tiyatroyla ilgilenen herkesin bu dergiyi okumasını kuvvetle tavsiye ediyorum.

Kapitalist üretim ilişkileriyle beslenmeyen; yalancılığa, küfre, linç kültürüne, emek hırsızlığına karşı olan Bulunmaz Tiyatro, sadece tiyatro yapmakla yetinmeyip, aynı zamanda yayıncılık da yapıyor. Çeşitli Internet sitelerinin yanı sıra, bir de tiyatro dergisi yayınlayan Bulunmaz Tiyatro, kapitalist kültürle beslenen sözde aydınlardan medet ummadı, ummuyor. Tamamıyla bağımsız bir sosyalist kimliğe sahip OYUN dergisiyle mücadeleye devam eden Bulunmaz Tiyatro’nun çıkardığı derginin konu başlıklarına bakınız. (HB)

İçindekiler

Toprak Karaoğlu’nun sunuş yazısı

Ozan Akgül’ün “Samuel Beckett” incelemesi

Hilmi Bulunmaz’ın 1 Mayıs 2009 Dünya Tiyatro Günü Bildirisi

Toprak Karaoğlu’nun “Bitmeyen Tiyatro 1” hayalî röportaj yazısı

Ozan Akgül’ün “Dönüşüm” oyunu hakkındaki eleştirisi

Leman Koç’un “Kayısı Ağacı” öyküsü

Hilmi Bulunmaz’ın “Sanata Soldan Bakmak” panel izlenimleri

Kâzım Şimşek’in “Küçük Genny Efsanesi” oyunu hakkındaki eleştirisi

Ozan Akgül’ün “Maskeliler” oyunu hakkındaki eleştirisi

Toprak Karaoğlu’nun “Deneysel Tiyatro” yazısı

18 Mayıs Yürüyüşü

18 Mayıs Yürüyüşü Basın Bildirisi

(Haziran 2009, sayı 6)

17 Mayıs 2009 Pazar günü Melen çayında rafting yaptım.
Uzun zamandır şehir dışına çıkmak, iş ortamının stresinden kurtulmak istiyordum.
Tur firmalarını incelerken rafting kelimesi gözüme çarptı.
Raftingin ne olduğunu biliyordum ama yapmak daha önce hiç aklıma gelmemişti. Rafting turları hazirana kadar yapılıyor; çünkü rafting için su seviyesinin düşük olmaması gerekiyor. Hemen kararımı verdim; rafting yapacaktım.

17 Mayıs 2009 Pazar 07:30′ da Taksim AKM önünden otobüsümüz bizleri aldı. Toplam 44 kişiydik. 3 saat süren bir yolculuktan sonra Düzce ili sınırları içinde olan Dokuzdeğirmen köyüne ulaştık. Rafting parkuru buradan başlayacaktı. Halil adlı tur rehberi kısa bir eğitim verdi. Daha sonra 7-8 kişilik gruplara ayrıldık. Kasklarımızı başımıza taktık. Can yeleklerimizi giydik. Botumuzu taşıyarak Melen çayının kıyısına geldik. Her botun bir rehberi vardı; bizim botun rehberi daha önce bahsettiğim Halil idi. Kendisi neşeli, esprili, elektrik mühendisliğinde okuyan bir öğrenciydi.

Tüm botlar sırayla nehre indi. Ben ikinci sıra sağda oturuyordum. Elimizde küreklerle rehberimizin ileri, kürek, geri kürek, sağa çök, sola çök, içe çök gibi komutlarını elimizden geldiğince yapmaya çalışıyorduk.

Nehrin su seviyesi yüksek değildi. Nehir boyunca sayısız kaya, taş, ağaç, dal parçalarıyla boğuştuk. Dalgalar bazen o kadar yüksek oluyordu ki başımdan aşağı sular dökülüyordu. Nehrin bir bölgesinde akıntı yoktu, göl gibiydi. Burada rehberimiz sırayla herkesi suya attı. Ben de her ne kadar direnseydim de suya atılmama engel olamadım. Böylece bottaki herkes nehirde biraz yüzdü.

1.5 saat süren rafting turumuz Beyler köyünde sona erdi. Burada otobüsümüz bizi karşıladı. Üzerimizdeki ıslak giysilerimiz değiştirdik. Öğle yemeğimizi yedik. Yemekten sonra köyü biraz gezeyim dedim. Nehir kenarında bir evin bahçesine sokuldum. Bir çocuk masada oturuyordu. Kendisyle biraz sohbet ettim. Nehirden çıkan balığın adının “burunlu” olduğunu ve yazın sular iyice azaldığı için bazı yerlerde yürüyerek karşıdan karşıya bile geçilebildiğini öğrendim.

Saat dört gibi dönüş yolculuğumuza başladık. Akşam yedi buçuk civarı Beşiktaş’ a ve evime geldim.

Raftingi yapmadan önce aklımda tehlikeli bir spor olduğuna dair bir önyargım vardı. Ancak turdan sonra çok da tehlikeli olmadığını, rehberin dediklerine uyduktan sonra herhangi bir kötü olayla karşılaşmayacağımızı anladım. Macera ve korku yaşamak isteyenler, adrenalin bağımlısı olanlar için rafting çok ideal bir spor. Şu an rafting sezonunun sonuna yaklaşılıyor. Rafting yapacaklar ellerini çabuk tutsunlar.

1 Mayıs 2009 günü Augusto Boal yaşamını yitirdi.

Augusto Boal Brezilyalı tiyatro yönetmeni ve yazarıdır. “Ezilenlerin Tiyatrosu” adlı eserinde; herkesin, her yerde, her zaman tiyatro yapabileceğini söyler. Işıklar içinde yatsın.

Şu an “Ezilenlerin Tiyatrosu” adlı eseri okumaktayım. Kitabı okuduktan sonra hem kitabı değerlendireceğim, hem de Augosta Boal hakkında daha fazla bilgi vereceğim.

15 Nisan 2009 Çarşamba günü İstanbul Film Festival filmi olan Kuduz Köpek Johnny (Johnny Mad Dog)adlı filmi seyrettim.

Festivalin başladığı günlerde festival filmlerinin tanıtıldığı kitapçığı incelerken, “Kuduz Köpek Johnny” adlı film dikkatimi çekti. Film bir romandan uyarlanmıştı. Afrikada savaşan çocuk askerlerin öyküsüydü. Filmi seyretmek istedim ve biletimi aldım.

Film başlamadan önce, filmin yönetmeni Jean-Stéphane Sauvaire seyircilere kısa bir konuşma yaptı. Konuşmasında filmin Liberya’da çekildiğini, çocuklarla birlikte 1 yıl yaşadığını, onlara oyunculuğu öğrettiğini ama zor öğrettiğini; çünkü çocukların ateş etmesini iyi bildiğini ama rol yapmasını bilmediğini söyledi. Filmdeki çocuklar aslında gerçekten Liberya’daki iç savaşta savaşmışlar. Yönetmen, çocuklar için “Mad Dog Johnny Foundation” adlı bir vakıf kurduğunu da söyledi.

Film ile ilgili bilgi vereyim.

Yönetmen : Jean-Stéphane Sauvaire
Roman: Emmanuel Dongala
Senaryo: Jean-Stéphane Sauvaire
Oyuncular: Christophe Minie, Daisy Victoria Vandy, Dagbeh Tweh
Yıl: 2008

Film aynı adlı romandan uyarlanmıştır. Romanın yazarı Emmanuel Dongala’dır.

Yazar ile ilgili bilgi vereyim.

Kongolu bir kimyager ve yazar. Kısa oyunları, romanları ve tiyatro oyunları var. “Johnny Mad Dog” ve “Little Boys Come from the Stars” romanlarının yazarıdır. Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşıyor. Organik kimyada doktorası var ve üniversitelerde ders veriyor.

Film adı verilmeyen bir ülkede savaşan çocuk askerlerin öyküsüdür. Ülkede iç savaş vardır. İktidarı devirmek isteyen çetelerin en büyük savaş gücünü çocuklar oluşturur. Çocuklar zorla kaçırılır, silahlarla talim yaptırılır ve insan öldürmesi öğretilir. Çete liderleri çocuklara devamlı propaganda yaparlar. Böyle bir çetenin başında “Mad Dog Johnny” lakaplı 15 yaşında bir çocuk vardır.

Çete yoluna çıkan düşman askerlerini sorgusuz sualsiz öldürür, sivil insanları ise rastgele öldürür, soyar, kadınlara tecavüz eder.

Çocuklar bir çetenin içinde olmanın verdiği dayanışma duygusuyla, ellerinde silah, kendilerini yenilmez, öldürülemez olarak görür ve bu inançla ülkenin başkentine gidip, iktidarı devirmek isterler.

Afrika’da savaşan çocuk askerlerin varlığı herkes tarafından bilinir. Ancak bunu kafamızda canlandırmamız zor. Bu filmi seyrettikten sonra Afrika’daki iç savaşlarda neler yaşandığını tüm çıplaklığıyla görüyoruz. Anne babası ölmüş çocuklar donuk gözlerle kendilerine sahip çıkacak birilerini ararken , yerlerde savrulmuş cesetler göz alabildiğince uzanırken bizim yani filmi seyreden herkesin tüyleri diken diken oluyor. Ancak bu korkunç durumlar savaş ortamındaki o insanları etkilemiyor. Bizler için korkunç, dehşetli görüntüler onlar için artık bir anlam ifade etmiyor.

Çocukların performansı mükemmel. Yönetmen işini çok iyi yapmış; çocuklar filmde sanki birilerini gerçekten öldürüyorlardı. Mermileri etrafa sıkarken, insanları öldürürken ki yüz ifadeleri rol icabı değil; onlar en iyi bildiği işi yapıyorlar.

Bu film hayatım boyunca seyrettiğim en etkileyici filmlerden biridir. Daha önce seyrettiğim Tanrı Kent (City of God) de bu film gibi etkileyiciydi. Bu filmin herkes tarafından seyredilmesini ve kara Afrika’da neler oluyor sorusuna verilen bu muhteşem görsel cevabın görülmesini arzu ediyorum. Film kurgu değil, bir belgeseldir. Filmde yaşanılanlardan daha acı, daha korkunç olayların gerçek hayatta yaşandığını düşünmek insanı allak bullak ediyor. İnsanın adeta beyni duruyor. Film, seyrettikten sonra insanın filmin etkisinden çıkması çok zor; örneğin ben bu yazıyı filmi seyrettikten 9 gün sonra yazdığım halde filmin benim üzerindeki etkisi hiç azalmadı, azalacağı gibi bir durum da görülmüyor.

BULUNMAZ TİYATRO’DA BAYRAM HAVASI

Leman Panya Koç
22 Nisan 2009

Bulunmaz Tiyatro’da, her zaman olduğu gibi, bir telaş, bir neşe, bir koşuşturmaca var. Herkes yine pür şevk çalışıyor. Bulunmaz Tiyatro’ya öylesine bir uğrayıvermek bile, insanın içinde mışıl mışıl ”uyuyan prenses”i, âdeta sihirli bir değnekle yerinden zıplatıveriyor.

”Aman canım, gidip görsem ne kaybederim. Zorlayan yok ya, beğenmezsem bir daha gitmem!” diyenler, ilk önce girişe yakın oturuyorlar; sonra yavaş yavaş iç kısma doğru ilerleyip, her hafta biraz daha fazla zaman geçirmek istiyorlar burada. Bulunmaz Tiyatro, öylesine doğal ve öylesine besleyici bir ortam ki, şaşmamak elde değil.’

‘Yapamam, beceremem!” diye mızmızlanan hiç kimse yok Bulunmaz Tiyatro’da. Neden biliyor musunuz? Bulunmaz Tiyatro’ya gelen herkes, adım adım, sanki hiç anlamadan, kendiliğinden keşif yolculuğuna çıkıp, kim bilir hayatının hangi sahnesinde yitirmiş olduğu özgüvenini yeniden bulabiliyor.

Bulunmaz Tiyatro’nun yöneticisi Hilmi Bulunmaz, alçakgönüllülüğü elden bırakmayıp kabul etmese de, olağanüstü bir öğretmen. Size tahta başında ders vermiyor; hatta siz onun sadece sohbet ettiğini sanıyorsunuz. Sonra dikkat ettiğinizde, söylediği her şeyin dolu olduğunu görüyorsunuz. Tiyatrodan eve dönerken, nasıl bu denli bilgiyi içselleştirdiğinize giderek şaşırmaz oluyorsunuz. Hilmi Bulunmaz’daki olağanüstülük, sanki bulaşıcı bir hastalık gibi size de sirayet ediyor. Olağanüstülüğü olağanlaştırıp, düşünsel varsıllığınızı artırıyorsunuz.

Ben, yirmi üç yıl öğretmenlik, üç yıl da dershanelerde müdürlük yaptım. Bu sürede, birçok öğrenci ve birçok öğretmenle çalıştım. Şimdi diyorum ki, eğer Bulunmaz Tiyatro’yu daha önce tanımış olsaydım, mesleğim adına çok güzel işler ortaya çıkartırdım. Ancak, kendimi asla geç kalmış hissetmiyorum. Zaman zâten görecelidir. Ne zaman yaptığınız belki önemlidir; ama ne yaptığınız daha da önemlidir. Hayatımın yirmi altı yılını öğretmenlik yaparak geçirdikten sonra, Bulunmaz Tiyatro’da büyük bir coşkuyla öğrencilik yapıyorum. İyi ki Bulunmaz Tiyatro var!

Yazımın başlığında bayram havası sözlerini kullandım. Evet, Bulunmaz Tiyatro’da, sözün tam anlamıyla bayram havası var. Neler yapabildiğinizi görebilmek, daha da iyisi için kendinizle yarışabilmek, dopdolu bir pazar gününü bayrama dönüştürebilmek için, siz de gelip bize katılabilirsiniz.

Kaynak:http://tiyatroyun.blogspot.com/2009/04/oyun-yazar-leman-panya-bulunmaz.html

10 Nisan Cuma günü, Devlet Tiyatroları Şişli Cevahir Sahnesi’nde sergilenen “Kontrabas” adlı oyunu seyrettim.

Arkadaşım Zeynep Kesdoğan toplu e-posta atıp, beni ve arkadaşlarımı oyuna davet etti. Ben ve benim gibi daveti kabul edenlerin biletlerini Internet’ten satın aldı.

18:00’de işten çıktıktan sonra, Şişli’ye metro ile gitmek istedim ve yürüyerek 1.Levent metro istasyonuna ulaştım. Metroda trenin gelmesini beklerken, arkadaşım Feridun Çetinkaya’yı gördüm. Kendisi bir tiyatro oyuncusu olup, http://tiyatrofanzini.blogspot.com/ sitesinin de sahibidir. Sitesinde tiyatroyla ilgili yazılar yazıyor. Kendisiyle tiyatrodan, tiyatrodaki bozulmalardan, çarpıklıklardan, Türk tiyatrosuna musallat olmuş yayıncılardan konuştuk. Ben Şişli’de inerken, O metroyla yoluna devam ediyordu.

Şişli Cevahir Alışveriş Merkezi’nde arkadaşlarla buluşup, sohbet ettik. Sekize on dakika kala koltuklarımıza oturduk.

Oyun tek perde ve bir saat. Oyunla ilgili bilgiler vereyim.

Yazan: Patrick Süskind
Dekor Tasarımı: Ethem İzzet Özbora
Türkçesi: Hale Kuntay
Reji: Metin Belgin
Kostüm Tasarımı: Serpil Tezcan
Işık Tasarımı: Yakup Çartık

Oyuncu:
Metin Belgin

Oyun yazarı Patrick Süskind günümüz alman edebiyatının en saygın yazarlarından biri olarak kabul edilmekte olup, vikipedia’ dan aldığım bilgi aşağıdadır:

Patrick Süskind (d. 26 Mart 1949 – ), Alman, roman, senaryo ve radyo oyunu yazarı.

Almanya’nın Bavyera eyaleti sınırları içinde kalan Münih’in 30 km güneyindeki Starnberger Gölü kıyısında, Ambach’ta dünyaya geldi. Babası Wilhelm Emanuel Süskind de bir yazardı.

Patrick Süskind, lise olgunluk sınavının ardından sivil olarak askerlik hizmetini yerine getirdikten sonra 1968-1974 yılları arasında, yine babası gibi, üniversitede tarih eğitimi aldı. Münih Üniversitesi’nde ortaçağ ve modern çağ tarihi öğrenimi gördü. Tarih eğitimini Magister bitirme sınavı ile tamamladı. Üniversite yıllarında düzyazılar ve senaryolar yazmaya başladı, ancak bunlar bügüne kadar hiç yayınlanmadı.

Üniversite eğitiminin ardından gittiği Fransa Aix-en Provence’de Fransızcaya ve Fransız kültürüne ilişkin bilgisini arttırdı.

Patrick Süskind, babası gibi, serbest yazar olarak çalişmakta, yazı işleri ve düzeltmenlik yapmakta, roman, kısa hikâyeler ve televizyon senaryoları yazmaktadır.

Süskind’in kitapları yirmiden fazla dile çevrilmiştir, ve birçok kez sinema ve televizyona uyarlanmıştır. Yine kendisinin elinden çıkan kısa ve alaycı bir biyografisinin dişında hakkında pek az bilgi vardır. İnsan içine çıkmaktan hoşlanmayan Patrick Süskind, Münih, Paris ve güney Fransa’da Montolieu’da yaşamaktadır. Süskind, kendisine verilen edebiyat ödüllerini dahi almamakta ve reddetmektedir.

Patrick Süskind, 1981 tarihli bir monolog olan “Der Kontrabass” (Kontrabas) adlı oyununun Münih Cuvilliee tiyatrosunda sahneye konulması ile meslek hayatının ilk büyük çıkışını yaşadı. “Der Kontrabass” 1985 yılında Tevfik Turan tarafından dilimize çevrildi ve Can Yayınları tarafından yayınlandı.

1985 tarihli “Das Parfum” adlı ilk romanı ile Süskind dünya çapında şöhrete kavuştu ve Almanca konuşulan ülkeler İsviçre, Avusturya ve Almanya’nın en önemli çağdaş yazarlarından biri oldu. “Das Parfum” 1987 yılında “Koku” adıyla Tevfik Turan tarafından dilimize çevrilerek Can Yayınları tarafından yayınlandı. “Das Parfum” bir “çok satan” olduğu gibi aynı zamanda yazarı henüz hayatta olmasına rağmen klasikleşerek “uzun satanlar” arasındaki yerini de aldı. 100 bin adet olarak basılan “Das Parfum”‘ün ilk Almanca baskısı birkaç hafta içerisinde tükendi ve roman tam dokuz yıl boyunca Almanya’nın önemli dergilerinden biri olan Der Spiegel’in çok satanlar listesinde yer aldı. Bugüne kadar 33 ayrı dile çevrilen “Das Parfum” tüm dünyada tam sekiz milyon adet satılmıştır. Yine Alman yönetmen Tom Tykwer tarafından sinemaya uyarlanarak 14 Eylül 2006 tarihinde Almanya’da gösterime girmiştir.

Süskind’in diğer eserleri ise şunlardır:

“Die Taube”(roman)- Güvercin 1981,
“Die Geschichte vom Herrn Sommer”(roman)- Yaz Bey’in Hikayesi 1991,
Monaco France (senaryo) 1982,
Kir Royal(senaryo)1986

Oyunda bir kontrabas sanatçısı görüyoruz. Sahnesin ortasında duran bir kontrabas oyunun iskeletini oluşturuyor. Bir devlet senfoni orkestrasında memur olan kontrabasçı, kontrabas üzerinden hayatı yorumluyor. Hayatımızdaki çelişkilerden, hiyerarşik yapıdan, şiddetten, cinsellikten bahsederken kontrabası baz alıyor.

Kontrabasçı, ilkin kontrabası çok sevdiği için çalıyor, zamanla para için çalmaya başlıyor ve bu onun hayatında çözülmesi olanaksız bir ikilem yaratıyor. Kontrabası hem çok seviyor, hem de ondan ölesiye nefret ediyor. Onu bir kadına benzetiyor, sanki onunla sanki sevişiyor. Kendisi bir devlet kurumunda müzik yaptığı halde, kurumunu acımasızca eleştirebiliyor.

Metin Belgin’in performansı iyi. Oyunda sık sık bira içilmesi hoş değil. Salonu alkol kokuları kaplarken, sahnede yanan tütsülerin varlık nedeni de anlaşılıyor.

Oyunda Johannes Brahms‘ın “2. Senfonisi” ve Franz_Schubert‘ in “Alabalık Beşlisi” adlı eserleri çalınıyor. Kontrabas çalgısı üzerine de bir takım bilgiler veriliyor.

Oyunu fena bulmadım. Oyunu tüm arkadaşlarım beğendi. Arkadaşlarımdan en çok beğenen Mustafa Cemil olup, kendisi yazar ve müzisyen olup, oyunda kendisinden çok şeyler bulduğunu söyledi. Bu oyunu herkesin ama bilhassa müzik ile uğraşanların seyretmesini kuvvetle tavsiye ederim.

09 Nisan Perşembe günü, Yeni Rüya Sineması’nda İstanbul Film Festivali kapsamında gösterilen “V for Vendetta” adlı filmi seyrettim.

Her yıl İstanbul Film Festivali başlayınca, içimi bir sevinç kaplar. Değişik, ilginç, çoğunlukla sinemalarda gösterilmeyen filmler olduğu için, festival filmleri hep dikkatimi çekmiştir. Bu yıl da, bir kaç filme gitmek istiyordum. Festival kitapçığını alıp, filmleri incelemeye başladım. “V For Vendetta” adını görünce şaşırdım; çünkü bu filmin sinemalarda gösterildiğini ve büyük hasılatlar yaptığını hatırlıyordum. Festival filmleri deyince, daha çok adı duyulmamış, gözden uzak filmler aklıma geliyordu. Bu filmi görünce izlemeye karar verdim. Biletimi bir hafta önce aldım.

Akşam sekiz civarı, tenis kursundan çıktıktan sonra, eve gidip üstümü değiştirdim. Aceleyle evden çıkıp, Taksim’e gittim. Yine aceleyle yemeğimi yiyip, Yeni Rüya Sineması’na gittim. Yeni Rüya Sineması’nın eski adı Rüya Sineması olup, kırmızı noktalı filmler gösterilirdi. Bir kaç ay önce sinema adını değiştirip , o tür filmler gösterilmemeye başlandı. Benim de bu, o sinemaya ilk gidişimdi. Çayımı alıp, koltuğuma oturdum.

Film başladı ve bitti. Saatime bir an olsun bakıp, “saat kaç acaba” bile demedim. Genelde her türlü gösteride, az da olsa sıkılıp, saatime bakarım. Ancak bu filmde böyle bir şey olmadı.

Film ile ilgili bilgiler vereyim.

Natalie Portman … Evey
Hugo Weaving … V
Stephen Rea … Inspector Finch
Stephen Fry … Deitrich
John Hurt … Adam Sutler
Tim Pigott-Smith … Creedy
Rupert Graves … Dominic
Roger Allam … Lewis Prothero
Ben Miles … Dascomb
Sinéad Cusack … Delia Surridge
Natasha Wightman … Valerie
John Standing … Lilliman
Eddie Marsan … Etheridge
Clive Ashborn … Guy Fawkes
Emma Field-Rayner … Guy Fawkes Lover (as Emma Field Rayner)

Filmin kısaca konusundan bahsedeyim.
İngiltere totaliter bir rejimle yönetiliyor. Geçmişte çok büyük terörist bir saldırıdan sonra ( yaklaşık 80.000 ölü) insanlardaki korunma, yaşama içgüdüsünü kullanıp, iktidara gelen ve ülkeyi demir yumrukla yöneten bir başkan var.

Bu totaliter rejime karşı koymayı hayatı pahasına amaçlayan V adlı biri var. V bir anarşist, ancak kendisi hakkında çok şey bilmiyoruz. Bir hapishanede, biyolojik silahlar için üretilmiş virüslerle yapılan deneylerde kobay olarak kullanılmıştır.

V, Evey ile tanışır ve kafasındaki müthiş planını uygulama sokar. Kafasındaki plan o kadar müthiş ki, filmin son dakikalarına kadar planın nasıl neticeleneceğini bilmeyiz. V, her zaman bir “Guy Fawkes” maskesi takar. Guy Fawkes, İngiltere tarihinde önemli bir şahsiyettir. Kendisi 5 Kasım 1605’de İngiltere parlamento binasını uçurmak ister; ancak yakalanır ve idam edilir. V , Guy Fawkes’dan ilham alır. O’nun yapmak istediği ancak başaramadığı şeyi yapmak ister. Tarih olarak da 5 Kasımı seçer.

V’nin gerçek yüzünü yani V’yi oynayan Hugo Weaving’in yüzünü hiç görmediğimiz halde ses tonunun o müthiş ahengi çok başarılı. Natalie Portman da çok başarılı bir performans sunuyor.

Filmde totaliter bir rejimde yaşamanın nasıl korkunç bir şey olduğunu, iktidarı eleştirenlerin hapishanelerde nasıl işkencelerden geçirildiğini görüyoruz. Böyle bir ortamda iktidarı devirmek isteyen V, ilginç bir kişiliktir. Bir canavar, bir cellat, acımasız bir katil olabileceği gibi bir romantik, bir aşık da olabiliyor.

“V for Vendetta” aslında bir çizgi romandan sinemaya uyarlandı. Bol efektli, temposu hızlı, sürprizlerle dolu bir film. Herkesin bu filmi seyrettikten sonra aklında çok şey kalacağını biliyorum. Bu filmin DVD’ sini alıp, bir kez daha seyretmeyi düşünüyorum; çünkü V’nin kurduğu cümlelerin derin anlamları var. Filmin bir kaç defa izlenilmesinde fayda var. İnternet’ten araştırdığım kadarıyla senaryo yazarının V’nin cümleri için özel çaba harcadığını, cümlelerindeki ses uyumu üzerinde çok durduğunu, V harflerini bolca kullandığı gibi sonuçlara ulaştım. Ben filmi çok beğendim ve bu filmin herkesin film arşivinde olmasını tavsiye ederim.

25 Mart 2009 Çarşamba günü Semaver Kumpanya tarafından sahnelenen Bertold Brecht‘in “Cesaret Ana ve Çocukları” adlı oyununu Akatlar Kültür Merkezi Melih Cevdet Anday sahnesinde seyrettim.


Oyunla ilgili bilgi vereyim.

Yazan: Bertolt Brecht
Müzik: Paul Dessau
Çeviri ve Dramaturji: Yavuz Pekman
Yöneten: Işıl Kasapoğlu
Sahne ve Işık Tasarımı: Cem Yılmazer
Kostüm Tasarımı: Aslı Ataeven
Müzik Direktörü: Yaprak Sandalcı
Asistanlar: Eda Çatalçam ve Gülin Kılıçay

Oyuncular:

Ahmet Kaynak, Burcu Doğan, Bülent Çolak, Nadir Sarıbacak, Öyküm Elif Erdoğan, Özlem Durmaz, Sarp Aydınoğlu, Serkan Keskin, Tansu Biçer, Tilbe Saran, Ümit İlban

Oyun iki saat ve iki perde.

Oyun Cesaret Ana lakaplı bir kadının savaş ortamındaki yaşam savaşını anlatıyor. Oyun tarihte Otuz Yıl Savaşları diye anılan savaşta geçiyor. Cesaret Ana arabasıyla savaş malzemeleri satıyor; yanında iki oğlu ve sağır bir kızıyla. Oğullarını savaşa göndermek istemezse de bunu başaramıyor, iki oğlu da asker oluyor. Cesaret Ana bir yandan savaştan para kazanıyor; bir yandan da oğullarının savaştan sağ salim çıkmasını umuyor.

Savaş protestanlarla katolikler arası bir din savaşı. Cesaret Ana savaşta bir katolik görünüyor, bir protestan görünüyor. Savaş nerede ise Cesaret Ana da orada; arabasıyla ordunun arkasından gidiyor hep.
Para kazanmak için gerekli her türlü zeka var; Cesaret Ana’ da, ancak bu zekası çocukları için faydalı olamıyor.

Oyun savaşın acımasızlığını, savaştan en çok etkilenlerin köylü, masum insanlar olduğunu vurguluyor.

Oyunun sahne tasarımı akıllıca yapılmış; Cesaret Ana’nın arabası devamlı çember çizerek ilerliyor.

Oyuncuların performansları iyi, ancak oyun tamamen Cesaret Ana etrafında dönüyor. Bundan dolayı Cesaret Ana karakteri ana karakter ve çok baskın durumda. Cesaret Ana’yı oynayan Tilbe Saran’ın üstün performansı diğer oyuncuları biraz gölgeliyor.

Oyunda en çok etkilendiğim sahne, Cesaret Ana’nın sağır kızının masum köylüleri kurtarmak için kendini feda ettiği sahne. Bu sahnede bir çok izleyicinin gözlerinden yaşlar aktığını gördüm.

Oyunda yer yer şarkılar söyleniyor, ancak oyuncuların şarkı söyleme performansları çok da iyi değil.

Oyunu çok beğendim; bu oyunu herkese tavsiye ederken, savaşsız bir dünya diliyorum.