Yaptıklarım, okuduklarım, seyrettiklerim, dinlediklerim, gezdiklerim …

Yazar Arşivi

Viyana’yı ve Salzburg’u gezdim..

15 – 20 Ağustos 2013 tarihleri arasında Viyana’da eşimle beraber kaldım. 18 Ağustos günü sabah Salzburg’u gezip, akşam Viyana’ya döndük.

Viyana ve Salzburg’u çok beğendim. Viyana denince aklıma klasik müzik, Mozart, konserler, operalar gelirdi. Oraya gidince bundan da fazlasını gördüm.

Her şeyden önce Viyana, Dünya’nın klasik müzik başkentidir. Her gün konser var. Gittiğimiz ilk gün Wiener Hofburg Orkestrası tarafından icra edilen  J.Strauss-W.A.Mozart Konserine gittik. Konser, Hofburg sarayında verildi; bu konser mekanında W.A.Mozart müzik çalışmaları yapıyordu. Bu tarihi sarayda bir konser dinlemek için bile Viyana’ya gidilir. Konser ücretleri 45€ ‘dan başlayarak, 100€ ‘ya kadar çıkıyor.

DSC_0325

DSC_0336

İstanbul’dan 2.5 saatlik bir uçuşdan sonra Viyana’ya gelip, “Schwedenplatz” daki “Capricorno” adlı otelimize yerleştik. Otelin önünde metro (U- Bahn) ve tramvay istasyonları vardı. Viyana’nın metro ağı çok düzenli, bir yerden bir yere gitmek çok hızlı ve konforlu. Havalanından CAT adı verilen trene bindik. Gidiş- dönüş ve 3 günlük tüm ulaşım araçlarından faydalandığımız bu bilet 33 € idi. Metro ve tramvay hatlarında bilet kontrolüne denk gelmedik ama biletsiz yakalananların para cezasına çarptırıldıklarını öğrendik.

Otelin olduğu bölge eski Viyana bölgesindeydi. Sadece bu bölgeyi etraflıca gezmek üç günden fazlasını aldı ki hala gezmediğimiz, görmediğimiz müzeler , binalar kaldı.

Viyana oldukça güvenli bir şehir, geç saatlere kadar şehir gezilebiliyor. Ne Viyana’da ne de Salzburg’da bir tek başıboş  kedi ve köpek görmedim. Tüm köpekler sahipleri tarafından dolaştırılıyordu.

Birçok engelli insanın yanında refakatçisi tarafından dolaştırıldığına şahit oldum. Engelli insanlar bu şehirde kolaylıkla dolaşabiliyor.

Yerler çok temiz, çok aradık ama yerlerde bir çöp bulamadık.

Tüm ulaşım araçları çok dakik, saatinizi bunlara göre ayarlayabilirsiniz.

Çok uzun bisiklet yolları vardı. Arabalardan ziyade bisikletlilere çarpmaktan korktum. Korna sesi hiç duymadım. Sanırım Viyana’daki arabalara korna koymayı unutmuşlar.

Dönerci, kebapçıların hepsi Türk. Tadlarına bakmadığım için bir şey diyemeyecğim.

Parter denilen bölgede çok büyük bir lunapark var. Burada dünyanın en eski dönme dolabı (Riesenrad) var. Lunapark hayatında gördüğüm en büyük lunapark idi, çok değişik, çok ürkütücü  oyunlar vardı.

Viyana’nın yemekleri damak zevkime uygun değildi. En ünlü yemeği şnitzel ile en ünlü tatlıları apple strudell ve sachertorte  bile oldukça yavan geldi. Şnitzeli,  şehrin en ünlü lokantası “Figlmuller” de yediğimi, sachertorte’ yi bu tatlının mucidi “Cafe Sacher” de yediğimi söyleyeyim.

Viyana ve Salzburg çok güzel şehirler ve buraları gördüğüm için çok mutluyum. İnşallah önümüzdeki yıllarda tekrar gider, konserler izlerim.

Eski Viyana bölgesi denilen bölge bir nevi açık hava müzesi. Otelimizde buraya yakın olduğundan sadece yürüyerek buraları gezmeye çalıştık. Bölgede o kadar çok müze var ki tek tek hepsini gezmeye kalsak hafalar sürer. Viyana’da gün gün gezdiğimiz yerler ve bu yerler hakkında kısaca bilgi vermeye çalışayım.

1. Gün:  St. Stephen Katedrali

DSC_0068 DSC_0069 DSC_0107 DSC_0741 DSC04430

Katedral Viyana’nın en ünlü binasıdır. Gotik tarzda yapılmış olup, çok yüksektir ( 136 mt) . Şehrin her yanından görülebilir.

Hofburg Sarayı

DSC_0239 DSC_0263 DSC_0271 DSC_0340 DSC04473 DSC04476 IMG_0306

Habsburg ailesinin kışlık sarayıdır. Sarayda İspanyol Binicilik Okulu da bulunur. Burada Lipizzaner Atları yetiştirilir.

????????????????????????????????????????????????????????????????

Atların gösterisini izlemedim. Yukarıdaki fotoğraf hayvanca.net sitesinden alıntıdır.

Gece Wiener Hofburg Orkestrasından  J.Strauss-W.A.Mozart Konseri’ne gittik.

2. Gün : “Am hof” adındaki pazar yeri

DSC_0369

Parlamento Binası

DSC04521 DSC04518 DSC_0467 DSC_0458 DSC_0487

Rathaus (Belediye Binası)

DSC_0442 DSC_1047 DSC04501 DSC04503 DSC04909

Rathaus binasının önündeki dev ekrandan Açık Hava Film Festivali kapsamında Paul McCartney’in “Get Back” konserinin filmini seyrettik.

Doğa Tarihi Müzesi (Natur Historisches)

DSC_0545

Doğa Tarihi müzesi en çok sevdiğim müzeydi. Müzede dinozor iskeletleri, içi doldurulmuş her türlü hayvan vardı. Mikroskopla gözle görülmeyen canlıları inceledim. Burası bayağı kalabalıktı.  Mikroskopla inceleme yapan çocuklar çok sevinçliydi. Böyle bir müzenin Türkiye’de olması gerekli ve şarttır.

DSC_0550 DSC_0555 DSC_0561 DSC_0575 DSC_0596 DSC_0598 DSC_0613 DSC04549 DSC04578 DSC04609 DSC04611 DSC04620

Tam karşısındaki Sanat Tarihi Müze  binasının ikizidir.

Sanat Tarihi Müzesi (Kunst Historisches Museum Vienna)

Müzeyi gezmedim, eşim Özlem gezdi.

DSC_0625 DSC_0635 DSC_0652 DSC_0656 DSC_0658 DSC_0666

Karlskirchen (Karl Kilisesi  veya  St.Charles Kilisesi )

DSC_0670 DSC_0684 DSC_0687 DSC_0691 DSC04666 DSC04684

Bu kilisenin freskleri çok güzeldi. Asansörle çatıya çıkıp, şehri kuşbakışı seyretmek olağanüstüydü. Bence şehrin en güzel kilisesi buydu.

3. Gün: Schönbrunn Sarayını, sarayın bahçesindeki hayvanat bahçesini ve çalılardan oluşturulmuş labirenti gezdim.

Schönbrunn Sarayı

DSC04849 DSC04711 DSC04722 DSC04737

Sarayın bahçesindeki Neptün Heykeli

DSC04732

Hayvanat Bahçesi (Tiergarten)

Giriş 15€ olup, bu hayvanat bahçesi olup dünyanın en eski hayvanat bahçesi olmasıyla ünlüdür. En çok görmek istediğim pandaları göremedim ama yine de burayı gezmek güzeldi.

DSC04742 DSC04750 DSC04764 DSC04777 DSC04782 DSC04791 DSC04809 DSC04814

Labirent (Irrgarten&Labyrinth)

Çalılardan oluşan bu yapıdan girip, çıkışı bulmaya çalıştım. Bayağı bir uğraştıktan sonra biraz hileyle de olsa çıkışa ulaştım. Eğlenceli bir deneyimdi.

DSC04831 DSC04832 DSC04834 DSC04840

Günün akşamında Belverede saraylarını gezdim.

Belvedere Sarayları

DSC_0922 DSC_0947 DSC_0975 DSC_1001 DSC_1006 DSC_1014 DSC_1031 DSC04875

Kuzeydeki bina Aşağı Belveredere, Güneydeki bina Yukarı Beldevere olarak adlandırılır.Yukarı Beldevere daha büyük ve daha güzeldir. İki Belverede sarayı arasındaki bahçe muhteşemdir.

4. Gün: Salzburg gezisi. Burası için şu yazımı okuyabilirsiniz.

5. Gün:  Prater adlı lunaparkı gezdim.

DSC05189 DSC05191 DSC05195 DSC05197 DSC05198 DSC05202 DSC05205 DSC05210 DSC05212

Bu lunapark şimdiye kadar gördüğüm en büyük ve en eğlenceli lunapark idi.

Lunaparkın yanında Planetarium vardı ancak kapalı olduğundan gezemedim.

Tuna (Donau) kıyıları

DSC05221 DSC05222 DSC05223 DSC05225 DSC05228

Kıyılar tamamen bakir, herhangi bir lokanta, çay bahçesi, cafe , ev, dükkan görmedim.

Museum Quartier

Lepold Museum, Museum moderner kunst stiftung ludwig wien (mumok) adlı müzeleri ve çeşitli etkinliklerin düzenlendiği binalar vardır. Eşim Özlem, Leopold Müzesi’nde sergilenen “Schiele&Klimt” sergisini gezdi.

DSC_1604 DSC_1608 DSC_1624 DSC05231 DSC05235 DSC05236 DSC05237

Staadpark

DSC05257 DSC05261 DSC05264 DSC05268 DSC05273 DSC05280 DSC05281

Johann Straus, Franz Schubert gibi bir çok bestecilerin heykellerinin ve ördeklerin bol olduğu göletleriyle çok güzel bir park.

6. Gün : Mariahilfer caddesini gezdik ve caddedeki dükkanlardan alışveriş yaptık. 17:00 uçağıyla İstanbul’ a geldik.

Viyana şehri eski bir imparatorluk başkentidir. Yüzyıllarca Habsburg ailesi tarafından yönetilmiştir. 1.Franz Joseph ve eşi Elisabeth Viyanalılar tarafından çok sevilmişler. Viyanalılar  Elisabeth’ e Sisi demişler, O’nun adına birçok hediyelik eşya vardır.

Gustav Klimt adlı Avusturyalı ressamın “Kiss” adlı resmi Viyanalılar arasında çok popüler. Bu eserin üzerinde olduğu yüzlerce çeşit hediyelik eşya vardır.

klimt_kiss

Viyana şehrinin herkes tarafından görülmesini tavsiye ederim. Bilhassa klasik müzik sevenler için burası kâbedir.

Odatv.com’da öğretmenimi anlattım…

http://www.odatv.com/n.php?n=bu-kitabi-okumayan-insan-olamaz-2806131200

“Bu kitabı okumayan insan olamaz”

Ethem Sarısülük’ün sıra dışı bir yaşam öyküsüne sahip babası Muzaffer Sarısülük’ü bu kez Siverek’ten bir öğrencisi anlatıyor. Kazım Şimşek, Odatv’de Muzaffer Sarısülük haberini okuduğunda ilk tanıştığı günden bu tarafa unutamadığı öğretmenini yeniden bulmanın hem sevincini hem de yaşananlardan dolayı hüznünü içinde duymuş.

“MUZAFFER ÖĞRETMENİMİ NEDEN HİÇ UNUTMADIM”

Kazım Şimşek’in, öğretmenini anlattığı anısında Muzaffer Sarısülük’ün bugün neden böyle bir yaşamı seçtiğinin de izleri görülebiliyor. Richard Bach’ın kaleme aldığı Martı Jonathan Livingston’ın Muzaffer Sarısülük’ü nasıl etkilediğini görmek şaşırtıcı olmasa gerek.

Sözü İstanbul’da Gezi Parkı eylemlerine katılan çapulcu Kazım Şimşek’e bırakalım:

“31 Mayıs günü başlayan Gezi Parkı eylemleri sırasında Ankara’da polis tarafından vurulan Ethem Sarısülük’ün babası Muzaffer Sarısülük, benim Ortaokul Türkçe öğretmenimdi. Babamın tayini dolayısıyla 1985–1988 arasında Şanlıurfa’ nın Siverek ilçesinde oturduk. Ortaokulu Siverek Ortaokulu’nda okuyup, mezun oldum.

Muzaffer öğretmenimi hiç unutamamıştım. Nedenini anlatmak istiyorum. Okuldaki ilk derslerden biriydi. Sınıfta “Richard Bach” tarafından yazılmış ‘”Martı” hikâyesini okuyan var mı?’, diye sormuştu.

(Muzaffer Sarısülük’ün Öğretmenlik yaptığı Şanlıurfa’daki okuldan o yıllara ait bir kare)

“BUNU OKUMAYAN İNSAN OLAMAZ”

Hikâyeyi okuduğumdan el kaldırdım; sınıfta sadece ben okumuştum. Beni tahtaya çıkardı ve anlatmamı istedi. Ben de aklımda kalanları anlattım. Hikâyeyi okuyan birisi olduğundan dolayı çok sevinmişti; beni tebrik etti ve şunu dedi: “Martı’yı okuyun çocuklar, bunu okumayan insan olamaz…”

Muzaffer öğretmen, o zamanlar diğer öğretmenlerden farklı, sakıncalı (!) idi. Muzaffer öğretmen bizim okulda fazla kalmadı ya da kalamadı. Ortaokul dönemimde ismi aklımda kalan ve üzerimde en çok izi bırakan 3-5 öğretmenimden biriydi.

“Martı Jonathan Livingston” gibi yaşayan Ethem Sarısülük insan oldu, tarihe geçti; onu öldürenler ve öldürenleri alkışlayanlar “Martı”yı okumadılar, insan olamadılar…”

(Muzaffer Sarısülük’ün öğrencisi Kazım Şimşek)

MİLYONLARIN HAYATINI DEĞİŞTİREN MARTI: JONATHAN LİVİNGSTON

Richard Bach tarafından 1972 yılında yazılan öykü “Martı Jonathan Livingston”, bir martının kendini aşarak martı sürüsünden sıyrılma ve özgürlüğe ulaşma mücadelesini anlatıyor. Martı Jonathan, sadece karnını doyurmak için uçmuyordu. Yeteneklerini zorluyor ve yaşamın mükemmelliğini anlamaya çalışıyordu. Tüm gününü daha hızlı ve mükemmel uçmak için sürüden ayrı çalışarak geçiriyordu.

Bu tutkusu yüzünden sürüden atıldı, yalnızlığa mahkûm edildi ama bu onun umurunda değildi. Çünkü sınırlarını genişlettikçe, imkansızı başardıkça hayat onun için daha da anlam kazanıyordu.

Yazar, Jonathan’ı özgür insanın sembolü olarak yaratmıştır. Kitaptaki olaylar, insan yaşamıyla bağlantılıdır. Örneğin; insanlar nasıl kurallara uymayıp cezalandırılırsa, Martı Jonathan da yaşamın kurallarına uymayıp Sarp Kayalıklarda sürgüne gönderilmiştir… Ancak, Jonathan orada kendi dünyasını, yazarın deyişiyle kendi ‘cennet’ini yaratmıştır. Onun cenneti ‘özgürlüğü ve öğrenme çabasını’ oluşturur. Ayrıca Jonathan öğrenmeyi seven bir martı olduğu için, uçmanın inceliklerini bilmek ister; kendisini her an geliştirmeyi ve asla boşa zaman geçirmemeyi hedefler.

Kitaptan bazı bölümler:

“Yaşamın anlamını, daha yüce bir amacını bulan ve ona ulaşmaya çabalayan bir martıdan daha sorumlu biri olabilir mi? Binlerce yıldır balık kafaları kovalayıp durduk, ama şimdi bir yaşama nedenimiz var; öğrenmek, keşfetmek ve özgür olmak!!”

“En yüksek uçan martı, en uzağı görendir.”

“Kanat ucunuzdan, kanat ucunuza bedeninizin tümü, aslında düşüncenizin somutlaşmış biçimidir. Düşüncelerinize vurulan zinciri kırın, göreceksiniz ki bedeniniz de zincirlerini koparıp atacaktır.”

“Eh, sürünün bir parçası olmadığımıza göre, yasaya uymak zorunda değiliz.”

“Tek gerçek yasa, Özgürlüğe gidendir. Başka yasa yoktur.”

Tugay Afat/Çorum

Odatv.com

Öğretmenim Muzaffer Sarısülük’ü konu edinen “Gallemit”i okudum!

“Çorum Haber Gazetesi” muhabiri Tugay Afat tarafından Muzaffer Sarısülük ile yapılmış ilginç röportajda adı geçen “Gallemit” adlı kitap olağanüstü dikkatimi çekip, beynimde ağırbaşlı bir kalıcılık sağlamıştı…

Servet Somuncuoğlu‘nun yazdığı bu kitapta Muzaffer Sarısülük’ün adı hiç verilmeden anlatılıyor… Tugay Afat’ın röportajını okuduktan sonra kitabı okuma isteğim doğdu… Tugay’a çok büyük teşekkür ediyorum!…

gallemit

İnternet’ten yaptığım araştırmalar sonucu, bu kitabın artık tükendiğini ve bir daha basılmadığını öğrendim… Son bir umutla, kitabı yayınlayan “Bilgeoğuz Yayınevi”ne uğradım… Kitap vardı ve dört adet satın aldım.
Muzaffer Sarısülük’ü ziyaret ettiğimde kitapları kendisine vereceğim!…

Servet Somuncuoğlu’nun anılarından ve kendi düşüncelerinden oluşan kitap 203 sayfa olup, 2008 yılında “Bilgeoğuz” yayınlarından çıkmıştır.

Somuncuoğlu, askerlik yaptığı sırada tanışıyor Muzaffer Sarısülük’le…
Askerlik sonrası mektuplaşıp, birçok kez ziyarete gidiyor… Birbirlerine yazdıkları mektuplardan, sohbet esnasında tuttuğu notlardan ve kendi düşüncelerini içeren şekilde kitabı bölümler hâlinde kurguluyor yazar.

Muzaffer Sarısülük’e adıyla değil de, şamanlara verilen bir adla, “Ulu Kam” olarak sesleniyor Servet Somuncuoğlu… Gayet de iyi yapıyor…

Servet Somuncuoğlu, “Ulu Kam”ın düşüncelerinde Şamanizm’den izler gösteriyor bizlere. “Ulu Kam”ın anlattıklarının, bizim gibi dünyevî işlere sıkı sıkıya bağlı kişilerce anlaşılması zordur. “Ulu Kam”ın düşüncelerini kitapta bir bütün olarak değil de, parça parça görmekteyiz. “Ulu Kam”ın düşüncelerini sistematik bir şekilde yazıya geçirmek belki olanaksızdır!
“Ulu Kam”ın yazarla sohbet ederken, konuşmalarında bana çok ilginç gelenlerden bazılarını aşağıda bulabilirsiniz. Şimdi ağır ağır okuyalım…

“Evren, dört elementten yaratılmıştır: Ateş, toprak, hava ve su…” 

“Ulu Kam”, bunlara ses ve ışığı da ekler. Seslere olağanüstü önem verir. İnsanın doğadaki yürüyüşünün sesle başladığını ve simgelere dökerek, adına “yazı” dediğimizde bilginin değil de bilgisizliğin arttığını düşünür.

“İnsanı aramak gereklidir ve ben onu geçmişte arayacağım…”

“Evrenin anahtarına ancak geçmişteki inan atalarımızın ruhlarını hissetmekle ulaşırsın…”

“Yalnızken taşlarla, kuşlarla, rüzgârla konuşur, onlardan haber alırım. Irak bombalanırken dağlar ağladı. Taşlardan gözyaşı aktı, kimse görmedi… Bombaları yere düşmeden havada yok etmek istedim. Gücüm tükendi. Hepimiz yetişmeye çalıştık ama o kadar çok bomba atıldı ki tutmaya imkanımız kalmadı, her yerim yara bere içinde döndüm; kendi memleket toprağıma.”

“İsmimi aradım kâinatta, her yerde ismimi aradım. Rüzgâra sordum; 
‘vakti gelmedi daha’ cevabını aldım… Bir gün uyuz bir havhav geldi ve bana ‘senin ismin Gazanfal’ dedi. Bir daha görmedim havhavı ve ona uyuz dediğim için üzüldüm.”

“İşte sana büyük bir sır verdim… Bu büyük sırrın yanında birçok sırlar da verdim… Paylaşırsın ya da kimseyle paylaşmazsın ama isterim ki paylaş, insan paylaşmakla çoğalır; paylaşmakla büyür… GALLEMİT dedim sana. Eğer bir kitap olacaksa konuşacaklarımız adını böyle ver.”

“Müzik; ağlamak ve gülmekten sonra en evrensel anlaşma aracıdır hâlâ. Bizim türkülerimiz her zaman dinleyici bulacaktır çünkü ilkel ve saf olandır onlar; Tanrı’ya en yakın olanlar ilkel ve saf olanlardır.”

Askerlik sonrası; “Ben insan gibi yaşamak istiyorum!” der ve dediğini yapar; Orta Anadolu bozkırına yerleşir. “Ulu Kam”, hayat deneyimlerini paylaşır yazarla… Yazar, “Ulu Kam”ı dinler, izler ve hayatını sorgular…

“Ulu Kam”ın anlattıkları bize yabancı gelir önce. Anlattıklarını kolayca anlamakta zorlanırız. Birçok kez okuduktan sonra anlamaya başlarız…

Bilmediğimiz, düşünmediğimiz bir dünyadan mesajlar getirir bize. Biz bu mesajları anlamaya çalışır ve anladıkça mutlu olup, hızla çoğalırız…

Doğaya karışarak taşları dinlemek, köpeklerle konuşmak ve dünyayı bir uçtan diğer uca yürüyerek gezmek isteriz. Çok eski insanların ruhlarını hissedip, onları duymak, savaş meydanlarını gezip, Çanakkale’deki top ve kurşun seslerini, askerlerin feryatlarını duymak isteriz. Usanmadan!

Dede Korkut masallarını okumak isteriz… Hayat bir yol, bu yolda insan kendini mi aramalıdır?… “Ulu Kam”ın yaptığı gibi insanı mı aramalıdır?

“Ulu Kam”ın arayışı ömrü boyunca devam edecek. Onun için hayat bir arayış, bir yerden bir yere göç etmektir. Her gün yeni şeyler öğrenerek,
türlü canlılarla sürekli sohbet etmek ister. Dünyadaki olaylardan kuşlar sayesinde haberdar olup, onlar sayesinde dünyaya haberler salar hâlâ…

“Ulu Kam”, yani Muzaffer Sarısülük’ün sıra dışı hikâyesini öğrenmek isteyenler bu kitabı okusunlar ki, yepyeni bir pencere daha edinsinler.

Yaşadığımız hayata daha başka bir gözle bakarak, hayatın şimdiye kadar duyumsayamadığımız zenginliklerinin peşinde koşmaya başlarız belki!

Ortaokul Türkçe öğretmenim Muzaffer Sarısülük …

31 Mayıs günü başlayan Gezi Parkı eylemleri sırasında Ankara’da polis tarafından vurulan Ethem Sarısülük’ün babası Muzaffer Sarısülük benim Türkçe öğretmenimdi.
Babamın tayini dolayısıyla 1985-1988 arasında Şanlıurfa’ nın Siverek ilçesinde oturduk.
Ortaokulu Siverek Ortaokulu’nda okuyup, mezun oldum.

Muzaffer öğretmenimi hiç unutamamıştım. Nedenini anlatmak istiyorum.

Okuldaki ilk derslerden biriydi.Sınıfta “Richard Bach” tarafından yazılmış “Martı” hikayesini okuyan var mı, diye sormuştu. Hikayeyi okuduğumdan el kaldırdım; sınıfta sadece ben okumuştum. Beni tahtaya çıkardı ve hikayeyi anlatmamı istedi. Ben de aklımda kalanları anlattım. Hikayeyi okuyan birisi olduğundan dolayı çok sevinmişti; beni tebrik etti ve şunu dedi: “Martı” yı okuyun çocuklar, bunu okumayan insan olamaz…”

Muzaffer öğretmen, o zamanlar diğer öğretmenlerden farklı, sakıncalı(!) idi.Muzaffer öğretmen bizim okulda fazla kalmadı yada kalamadı.Ortaokul dönemimde ismi aklımda kalan ve üzerimde en çok izi bırakan 3-5 öğretmenimden biriydi.

“Martı Jonathan Livingston” gibi yaşayan Ethem Sarısülük insan oldu, tarihe geçti; onu öldürenler ve öldürenleri alkışlayanlar “Martı”yı okumadılar, insan olamadılar…

Öğretmenimi en kısa zamanda ziyaret edip; iyi evlatlar, iyi insanlar yetiştirdiği için kendisine teşekkür edeceğim…

“Oda Tv” ve “Çorum Haber Gazetesi” Muhabiri Tugay Afat tarafından Muzaffer Sarısülük ile yapılmış röportaj aşağıdadır.

——————————————————————————–

ethem-sarisulukun-babasinin-inanilmaz-hikayesi-2606131200_m

Muzaffer Sarısülük…

Polis kurşunuyla öldürülen Ethem Sarısülük’ün babası. 54 yaşında. 23 yıldır megapol dediği kentlerden uzak yaşıyor. Aslında edebiyat öğretmeni. Karadeniz Teknik Üniversitesi’nden mezun. 1985 yılında ilk olarak Şanlıurfa’da öğretmenliğe başlamış. 1989 yılına kadar görev yapmış. Dönemin Başbakanı Turgut Özal’a yazdığı sünnet karşıtı mektubu nedeniyle soruşturma geçirmiş ve birgün ceza almış. Şanlıurfa’dan sonra Kayseri’ye atanmış. Yarım dönem çalıştıktan sonra da istifa ettiğini belirten dilekçeyi yazıp çıkmış. Ailesi akıl sağlığının yerinde olmadığını iddia ederek hastaneye yatırılmasını sağlamış. Üç ayrı hastaneden de kaçıp mesleğe dönmeyi reddettiği için sonunda istifa ettiği kabul edilmiş.

Meslekten ayrıldığında oğulları Cem, Mustafa, ölen Ethem ve adını kendisinin koyduğunu söylediği son oğlu İkrar’ı anneleriyle geride bırakarak Sungurlu’ya köyüne dönmüş. Birkaç yıl da köyde yaşadıktan sonra tamamen kendini soyutlamış ve arazide yatıp kalkmaya başlamış. Soğuktan korunmak için kendine küçük bir baraka yapmış. Küçük bir mangal dışında hiç ateş yakmamış. Nasıl ısınıyorsun sorusuna “Yatağıma yatıyor ısınıyorum” diyor. Mangalı da bazen çorba yapmak için kullandığını söylüyor.

gzlern-srekl-kairiyor

İLK KEZ OĞLUNUN CENAZESİNDE ORTAYA ÇIKTI

Muzaffer Sarısülük’ü pek çok kişi ilk kez oğlu Ethem Sarısülük’ün Çorum Haber’deki cenaze haberiyle öğrendi. Cenazeye katılanlardan ADD Çorum Şubesi Başkanı Uğur Demirer’in Muzaffer Sarısülük’ün Ankara’dan lise arkadaşı olması ise görüşme ve daha yakından tanıma olanağını yarattı.

SUNGURLU’DAN DOSTLARI YARDIMCI OLDU

Sungurlu’dan İsmail Akyıldızoğlu ve Emrah Koçtekin ile Kemal Keçelioğlu da bizlere yardımcı oldular. Uzun zamandır tanıdıkları ‘Hoca Muzaffer Sarısülük’ü bizim için aradılar. Biraz dolaşmanın ardından yaz-kış ömrünü geçirdiği keliği bulduk. Şansımızdan yerindeydi. Uğur Demirer, cenazede karanlığa rağmen sesinden tanıdığını söylemişti. Yine aynı şey oldu. Uğur Bey “Beni tanıdın mı Muzaffer” dediğinde “Sen Uğursun. 35 yıldır görüşmemiştik. En son cenazeye geldin” deyiverdi. Konuşmanın bir yerinde de Ankara’daki ortak arkadaşlarından söz ederken, “Onlar dolmuşa binerlerdi biz seninle paramız olmadığı için yürürdük” diyerek ayrıntılara kadar hatırladığını gösterdi.

lk-karilama

İlk karşılaşma…

YÜRÜYEREK ÇORUM’DAN ANTALYA’YA KADAR GİDİP GELMİŞ

Üzerinde sadece bir pantolon ve kazak vardı; yalınayaktı. Yanında taşıdığı montun ise sadece ceplerini kullanıyor. Her yere yürüyerek gidiyor ve kesinlikle arabaya binmiyor. Hatta o kadar ki, birkaç kez Antalya’ya kadar yürüyerek gidip geldiğini bile söylüyor. Hesaplarına göre, yürüyerek 2400 kilometre yol yapmış. Kullandığı tek teknolojik alet ise haberleri takip edebilmek ve gerektiğinde ailesine ulaşabilmek için oğlunun verdiği parayla aldığı cep telefonu. Ethem’in öldüğünü de flaş haber şeklinde cepten duymuş.

her-yere-yryor

Hiç traş olmuyor. Saçı ve sakalı iyice birbirine yapışmış bir halde. Sadece akarsudan içiyor ve zaman zaman da aynı suda yıkanıyor. 17 yıldır hiç et yemediğini, vejeteryan olduğunu söylüyor. 20 yıldır kimseyle el sıkışmadığını, hatta hiç temasta bulunmadığını da ekliyor. Bir şey uzatılırsa yere konulmadığı zaman almıyor. Kendisi de bir şey vereceği zaman yere bırakıyor. Kendisiyle ilgili kitabı da, nüfus cüzdanını da aynı yöntemle verdi. Sigara içiyor. Kendisi için alınan sigaraları ise “Saklayıp bir dahaki gelişinizde size ikram edeceğim. Mutlaka gelin” diyerek saklıyor. Gönlü bol. Oğlunun cenazesinin ardından gelen giden olur diye yiyecek içecek saklamış. Biz gittiğimizde çıkarıp ikram etti.

sai-sakali-karimi

Gözleri de dişleri de çok sağlam. Ancak kesinlikle kimsenin gözünün içine bakmıyor. Eski arkadaşlarından ya da tanıdıklarından birinin öldüğünü duyduğu zaman hemen yerinden kalkıp bir takla atıyor. Niye yaptığını sorduğumuzda ise “Bu da benim onlar için yaptığım ibadetim” diyor. Bir ara sıcaktan bunalıp üstündeki yırtık kazağını da çıkardığında saçı ve sakalı daha da ortaya çıkıyor. Bir gram yağ yok ama öyle bir deri bir kemik durumu da yok. Anlatılanlara bakılırsa 40-50 kiloluk hurdayı kilometrelerce taşıyabiliyor. Bizim arabayla 10 dakikada ancak katettiğimiz yolu arazi içinden yürüyerek 16 dakikada alması da ne kadar güçlü olduğunu gösteriyor.

bunalinca-soyundu

BARAKASINDA TÜRK BAYRAĞI VAR

Barındığı yeri çevirmiş. Bir Türk bayrağı asmış. Barınağında çok sayıda ansiklopedi ve kitap var. Fotoğraf çekmek istediğimde kırmızı kapaklı “Oğlum getirmişti” diyerek Ethem’in hediye ettiği “Devrimler ve Karşı Devrimler Tarihi” ansiklopedisini gösteriyor. Orhan Hançerlioğlu’nun Felsefe Ansiklopedisi’nden çok etkilendiğini saklamıyor. Sık sık Hançerlioğlu’nun yapıtını söyleyip “Çok değerli bir kitap. Her aradığımı buluyordum” diyor.

olunun-hedye-ett-ktap

ktaplar-hala-dnyasi

trk-bayrai

TRT programcısı asker arkadaşı Servet Somuncuoğlu’nun Gallemit adlı kitabı da bunların arasında. Bu kitapta Muzaffer Sarısülük’ün 13 mektubu da yer alıyor.

ASKER ARKADAŞI KİTAPLAŞTIRDI

Kitabın arka sayfasındaki ifadeler ise çok ilginç.

“Bu kitapta anlatılanların hepsi gerçektir ve roman´ın esrarengiz kahramanı hala hayattadır.

Mektupları uzatıyorum. O hiç okumadan, tek tek elden geçiriyor mektupları. Toplam on üç mektup. Mektuplardan hiçbiri aynı kâğıda yazılmış değil, yani biri sigara kâğıdına, bir diğeri dosya, başka biri asker defterinden koparılmış sayfa, teksir kâğıdından koparılmış bir parça.

İstanbul´u, gemiyi, evi, barkı her şeyi unuttuk. Öylece mektuplara bakıyoruz. O sormuyor, ben de anlatmıyorum. Suskunluk büyüyor, o mektuplara dalıyor, ben kubbeleri seyrediyorum, sol tarafıma kız kulesi düştü şimdi.

Aziz, elindeki mektupları bana uzattı ve kendi kendine söylendi. ‘Bey oğlu bey, köle oğlu köle olmak rızasındadır’ Bu adam kim
Bu adam bir ‘Kam’, bir ‘Bilici’ Azizciğim!!!”

Servet Somuncuoğlu’nun bilici dediği Muzaffer Sarısülük, Gallemit adını kendisinin koyduğunu söylüyor. Kitabın elinde tek olduğunu ve kaybetmek istemediğini de söylüyor. Mutlaka geri getireceğimizi söylüyor ve ısrar ediyoruz. Yayınevinin adresini ve telefonunu kaydettikten sonra veriyor. Eğer kitabın başına bir şey gelirse yeniden istemek için adresi ve telefonu aldığını söylemeyi de unutmuyor.

adina-yazilmi-ktap

HURDA TOPLAYIP GEÇİNİYOR

Mal mülk sıkıntısı yok ama gazete okumak, içki alabilmek, karnını doyurabilmek için para kazanması gerektiğini de biliyor. Hurda toplayıp satarak bu ihtiyaçlarını giderdiğini söylüyor. “İhtiyacım olanı bulur, kullanır ve ardımda bırakırım” diyor. Sungurlu’da tanımayan kimse yok. Adını kimse söylemiyor. Bilen biliyor ama onlar da çoğunlukla “Hoca” diye sesleniyor. O da bunu kabul etmiş durumda. Sungurlu’da pek çok da dost edinmiş. Kemal Keçelioğlu, İsmail Akyıldızoğlu, Emrah Koçtekin bunlardan sadece üçü. Kemal Keçelioğlu’nun bağındaki evine sık sık uğruyor. İsmail ve Emrah da Hoca’ya büyük saygı gösteriyorlar. Onların gözünde Hoca Servet Somuncuoğlu’nun dediği gibi bir kutsal kişi, hatta bir dede. Kesinlikle uğrunun kesilmemesi gerektiğine inanıyorlar. Emrah Koçtekin, “Hoca’ya zarar vermek isteyen olursa kendimi O’na siper ederim” diyecek kadar da saygı ve sevgi duyuyor. Birkaç kez yıkamayı, berbere götürmeyi önermişler. Sadece “Bana karışmayın yeter” demiş.

“KÖTÜ BİR ŞEY OLACAĞINI HİSSETMİŞTİM”

Geçmişini çok kurcalatmak istemiyor. Oğullarının her yıl yanına uğradığını, görüp gittiklerini söylüyor. Konuyu Ethem’e getirmeye çalıştığımızda “Ölen öldü, kanadım kırıldı ama artık yapacak bir şey yok. Elden gelen yok. Ethem’in geri geleceği de yok” diyor. Ancak öldüğünü ilk duyduğunda Kaymakamlığı basmaya çalıştığını da laf arasında söylemeden edemiyor. “Bazı insan evladından, bazı evlat da atasından üstündür. Kimi insan evladını kurtarmaya çalışır kimi evlat da atasını. Ben Ethem’i kurtaramadım. Öleceğini biliyordum” diyor.

olunu-anlatirken__

1980 öncesinde Abidinpaşa’da sağcıların egemen olduğu bir lisede okumuş. Olayların tam göbeğinde yer almış. “Ben oğluma bakarsan solcunun hafifiydim. Anaları yetiştirdi onları. Bana göre daha hızlı solculardı. Ethem daha doğduğunda Tanrı tarafından farklı yaratılmıştı. Hangi ata evladı arasında ayrım yapar? Ancak ne yalan söyleyeyim Ethem’i diğerlerinden farklı görür ve severdim. Varlığıyla değilse de yokluğuyla fark yaratacağı belliydi” diyerek sevgisini anlatıyor. Evinden ayrıldığında Ethem 6 yaşındaymış. En son 18 Mayıs 2013’de İbrahim Kaypakkaya’yı anmaya gelen grupla geldiğinde görüşmüşler. “Yanıma uğradı. Sanki saklanıyor gibiydi. Kötü bir şeyler olacağını o zaman gördüm. Ama elimden gelen bir şey yoktu” demekten kendini alamıyor.

“TAKSİMDE HALK HAKLI”

Türkiye’nin Ethem için ayağa kalktığını söylediğimizde araya bir de dörtlük serpiştirerek “Geri gelmeyecek ki. Devletle kavga etmem. Hiç etmedim. Devlet benzer gökteki kuşa, sürer ahlakı yokuşa. Alır ite kakışa, yol açık geçemedim. Kapitalist ahlak yine yaptı yapacağını. Megakentler insanı öldürür diyordum. Hep başkasının mı canı yanacak. Bu kez de bizim canımız yandı” diye konuşuyor.

Taksim eylemlerine nasıl baktığını sorduğumuzda ise daha net yanıt veriyor. “Dünyanın hiçbir yerinde şehrin göbeğine kışla yapılmaz. Ne amaçla kullanırsan kullan. Taksim’de halk haklıdır. İstanbul’un kendisi kanaldır. Yeniden kanal yapmak hangi aklın işidir?” diyerek kendi görüşlerini de aktarıyor.

mezar-banda-oturdu-kald

Oğlunun cenazesine son anda yetiştiğini de anlatan Muzaffer Sarısülük, “Hoca kuranı bitirmeden yetiştim. Dağlardan aşıp geldim. Sol gelenekte vardır, ölenin mezarında nöbet tutulur. Baktım gençler uzaklardan gelmişler ve nöbet tutmak istiyorlar. Başları yanmasın diye onları gönderdim. Ailesinden birisi yoksa yoldaşları tutar dedim. Mezarında ben kalırım dedim. O gece oğlumun mezarında kıvrılıp yattım. Son kez yanında oldum” diyerek aslında ne kadar etkilendiğini de ortaya koyuyor.

Tugay Afat / Çorum

Odatv.com

7 Haziran 2013 Taksim’den görüntüler …

DSC_0288

DSC_0290

DSC_0291

DSC_0292

DSC_0294

DSC_0296

DSC_0297

DSC_0300

DSC_0306

DSC_0308

IMG_0277

IMG_0278

IMG_0279

IMG_0280

IMG_0282

IMG_0283

IMG_0284

IMG_0285

IMG_0286

IMG_0287

IMG_0288

IMG_0289

IMG_0290

IMG_0291

IMG_0292

IMG_0295

IMG_0296

IMG_0298

IMG_0299

IMG_0300

IMG_0301

IMG_0302

IMG_0303

IMG_0304

IMG_0305

Anonymous – #OccupyGezi Revolution Song

Yayınlanma tarihi: 31 May 2013

Something happening here, what it is ain’t exactly clear,
There’s a man with tear gas over there, spraying kids in Taksim square
It’s time we stop hey whats that sound,
Everybody look what’s going down, stop hey what’s that sound, everybody look it’s going down.

Gas mask tears in streets every body comin taksim
to save them trees,
you can stop the metro
you can stop the buses, but you can’t stop us
cause we risin up its
arab spring, Turkish summer, people in the streets (sayin fuck big bother)
media black out,
Power not out
You can burn the tents but you can’t burn the light out
Stop face book
Twitter account
50, 000 strong still growin now no doubt
Storm troopers at the base of the statue,
Blood on the streets who we who’s that dude.
We alive, bring the future,
Fight for Ataturk,
for evolution

Something happening here, what it is ain’t exactly clear,
There’s a man with tear gas over there, spraying kids in Taksim square
It’s time we stop hey whats that sound,
Everybody look what’s going down, stop hey what’s that sound, everybody look it’s going down.

Malls and fascists,
Gass more gases
While the people organize and we move more fast
Occupy gezi
people so free.
For not anti
shine so brightly
Cover you face from the tear gas, cover your ass cause the past bout to come back
Bus drivers blockin the streets to block the police
you can stop the 3g but can’t stop the beats,
you can’t stop the free,
let the camera roll
War in the palace
peace to the streets
chemical spray pepper in the in the sneeze
Veil or no veil it’s gas in the eyes
People our people on the streets some die
Blood on the face like the mask of the spider,
Rubber bullet to the head it fires no lighter.
Cameras and martyrs whose the freedom fighter?
Taxis swallowed by the crowd in the fire.
Signs in the spray paint, lines of the cops
breathe in the gas with the mask
but gasp don’t stop…

Amerikalı belgesel ustası Alan Berliner, Taksim Gezi Parkı direnişini yaşadı ve anlattı…

Cumhuriyet gazetesine röportaj veren Amerikalı belgesel ustası Alan Berliner, Taksim Gezi Parkı direnişini yaşadı.
Documentarist: İstanbul Belgesel Günleri’nin onur konuğu Berliner, “Böyle bir sosyal hareketin hiç içinde olmamıştım” diyor. “Havada enerjinin ve politik duruşun kokusu varken ne anlatabilirim? Hayat değişti benim için.
Cumhuriyet- Boynumdaki fuları göstererek şöyle diyor ilk olarak: “Dün bu fularlar biber gazı saldırısı sırasında yüzümüzü kapatmak için bir gereklilikti. Bugün yeniden bir stil oldu.” Bu yıl 6. kez düzenlenen DOCUMENTARIST’in onur konuğu ABD’li belgeselci Alan Berliner ilk kez geldiği Türkiye’de kendini Taksim Gezi Parkı direnişiyle başlayan eylemlerin içinde bulmuş ve hayatında ilk kez biber gazını tatmış!

Filmlerini konuşmak için buluştuğumuzda konuyu kendi kendine değiştiriyor ve “Eğer filmlerim hakkında bir şeyler soracaksan, umrumda değil” diyor gülerek.

Yaşadıklarını anlatırken kendisi ile ilgili bir değişim de yaşadığını söylerken çok heyecanlı. “İki gündür en sıradışı günlerimi yaşıyorum. Biber gazının nasıl koktuğunu, ne kadar etkili olduğunu biliyorum ne yazık ki. Bir kalabalığı dağıtmakta çok etkili olduğunu biliyorum ve de sosyal değişimin gücünü görüyorum.”

Cumartesi günü polisin İstiklal Caddesi’nde gaz attığı sırada bir binada kapalı kaldıklarını anlatıyor: “Tuhaf bir tedirginlik, bir yandan da heyecan seni tetikliyor. Bir yandan da korktum tabii. Bu şekilde bir sosyal hareketin içinde olmamıştım hiç.”

Berliner’in filmlerinin hepsi de kendi hayatı ve çevresindeki insanlara odaklanıyor. Festivalde bütün filmlerinin gösterildiği yönetmen şöyle devam ediyor: “Bu çok ilginç, çünkü ben daha çok kişisel işler yapıyorum. Babam, dedem ve kendi hayatımla ilgili… Dolayısıyla bu süreçte benim için farklı şeyler açığa çıktı. Buraya bir sinema dersi vermek için davet edildim ama dürüst olmak gerekirse nasıl ders vereceğimi bilemiyorum. Ben buraya masterclass dersi vermeye geldim ama şu an anlıyorum ki ben bir şeyler öğrenmeye gelmişim. Havada enerjinin ve politik duruşun kokusu varken ne anlatabilirim? Sadece bu olaylar üzerine konuşmak istiyorum. Hayat değişti benim için, çok önemli bir deneyim oldu.”

Bellek, yaşlanma, aile ilişkileri ve insanın kırılganlığı üzerine yaptığı filmlerini anlatırken konu son filmi “Büyük Kuzen”e (First Cousin Once Removed) geliyor. Film, Berliner’in gözünden kuzeni, arkadaşı ve eski akıl hocası ve bir zamanlar başarılı bir şair, çevirmen, edebiyat eleştirmeni ve akademisyen olan Edwin Honig’in portresini sunuyor.

Artık Alzheimer hastası olan Honig’in geçmişi, ailesi ve kişisel kimliğiyle olan tüm bağlantılarını yitirmesi ve belleğe odaklanan filmden yola çıkarak, Türkiye sokaklarında günlerdir yaşanan direniş üzerinden toplumsal belleğe de bir gönderme yapıyor:
“Babam, onun babası belleğini yitirdi. Bellek hep bir gölge gibi benim arkamda olan bir şey. Ben kişisel anılardan söz ediyorum. Kişisel anlamda ‘unutmak’tan söz ediyorum. Ama onun dışında belleğin sosyal ve toplumsal olarak işe yarayan bir araç olduğunu biliyorum. Son üç günde olanlar ‘hatırlamak’tı aslında. İstanbullu insanların bir şeyleri tekrar hatırlaması. 1 Mayıs’ın Taksim’de olmaması, aynı zamanda 1977 1 Mayıs’ını da unutmamaktı.”
Bu sırada birçok insanla konuştuğunu ve üç günü açıklamak için genel bir tarih dersi verdiklerini anlatıyor: “Açık konuşmak gerekirse ben belgesel yönetmeni değillim ama meraklı bir film yapımcısıyım.”

Bu sırada sokaktan slogan atarak bir grup yürüyor Taksim Meydanı’na doğru. “Biraz önce sokakta her şey normaldi!” diyor Berliner. “Ve herkes bunu sosyal medya aracılığıyla öğrenip bir araya geliyor. Bu muhteşem bir şey. İstanbul’a gelmeden önce bana Kapalıçarşı, Sultanahmet, Ayasofya’yı mutlaka gör, belki bir Boğaz turu yap dediler. Hepsini at gitsin. Şu an burada olayların içinde olmak istiyorum. Üç gündür bir fikrin gücü üzerine düşünmeye başladım.

‘Vahşeti ve insaniyeti gördüm!’

“Cuma günü akşamüstü festivalden bir arkadaşla birlikte yürüyorduk Taksim’de. Karşı caddede polisin gaz atmasını izliyorduk. Birden polisler bize döndü. Neler olduğunu anlayamadık. 100-200 kişiydik. Sokaktan aşağı koşmaya başladık. Burnum akıyor, gözüm yaşarıyor, nefes alamıyorum, kusmak istiyorum… Yere düştüm. Biraz koştum. İki kişi geldi, ellerinde bir sprey vardı. ‘Ağzını aç sıkacağız’ dediler. O şişenin içinde ne var bilmiyorum, adamları tanımıyorum. Adamlar spreyi kendi ağızlarına sıkıp güvenli olduğunu söylediler. Spreyden sonra nefes almaya başladım. Hemen bana bir şişe su getirdiler. Para vermeye çalıştım, almadılar. Aynı anda hem vahşeti hem de insaniyeti gördüm.”

(DOCUMENTARIST- Belgesel Film Günleri 6 Haziran’a kadar Fransız Kültür Merkezi, Aynalı Geçit Etkinlik Mekanı, Dutch Chapel, SALT Beyoğlu, St. Joseph ve Goethe Institue’deki ücretsiz gösterimlerle devam ediyor.)

4 Haziran 2013

Kaynak: “http://www.cumhuriyet.com.tr/?hn=420728&utm_source=dlvr.it&utm_medium=facebook

Tencere Tava Havası …

Direniş’den manzaralar…

Taksim Gezi Parkı direnişiyle ilgili aldığım tweet mesajları ve internetten indirdiğim belgeleri paylaşmak istedim. İnsanlarımızın bu zor anlarda bile neşesinden bir şey kaybetmediğini görmek çok güzel…

4-GNDE~1

226745_10151646429928330_405824428_n

992860_481918988559615_1358559927_n

BL_ICMmCUAAqn6D

BL_jXhlCIAEPauX

BL1HlNiCQAAWVYq

BL2ieA_CYAE_YRL

BL2t-1YCQAAtAV_

BL2uu2BCIAAv5-e

BL2ycU6CYAAn6PG

BL5KVUqCUAAbreQ

BL6PZj3CUAAn2j1

BL7_0tVCYAAiWA-

BL7jeRwCUAABkb-

BLk7fR8CUAA1agk

BLoZlxTCEAAxAAp

BLqgdOpCIAAfIkN

BLqMWbaCQAAj_vB

BLuBRwbCYAEHTSI

BL-uQw0CUAABqjo

BLuy8NaCAAEsCpm

BLv7hphCAAEMpOx

BLvhmEcCAAAlU74

BLwbplTCAAAxg0g

BLwm8h7CcAA0t0R

BLwmGkpCUAEC20G

BLwnaf8CAAEGLYT

BLycENGCYAAV5Y3

BMB5KVTCYAA5io5

BMCGHdeCQAAf8ZW

BMG6cyxCQAAVETp

BMGEFv4CAAAHEkc

BMK_OhpCQAAiyku

BMN2Xv_CcAA32eA

BMO8-LsCIAAwoqL

BMPUROBCUAAJdQj

FOTORA~2

IMG_0198

IMG_0200

IMG_0201

IMG_0235

IMG_0236

IMG_0237

IMG_0248

kelime-oyunu-ali-ihsan-varol-gezi-parki

toma-halk

Gezi Parkı Direnişi’nin üç günü …

Taksim Gezi Parkı’ndaki direnişin 4. günü olan 31 Mayıs 2013 Cuma günü direnişin en önemli günüydü. Asıl direniş o zaman başladı ve benim için direnişin 1. günü 31 Mayıs 2013 oldu. Beni direnişe çeken, polisin orantısız güç kullanmasıydı. Direnişçi olsun olmasın herkese biber gazı sıkılması, direnişden haberi olmayan insanların örneğin; turistlerin, çocukların ve bebeklerin gazdan etkilenmesiydi. Gaz sadece sıkılan kişiyi etkilemez, dağılarak ortamı da etkiler. Biber gazı sıkan kişiler bunu bile bile insanların üstüne sıktılar.

Anayada der ki: B. Toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkı
“MADDE 34- (Değişik: 3/10/2001-4709/13 md.)
Herkes, önceden izin almadan, silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahiptir.”

Gezi Parkı direnişinin 31 Mayıs ile 2 Haziran günleri arasındaki yaşadıklarımı anlatmak istiyorum.

31 Mayıs 2013 Cuma gecesi eşim Özlemle beraber Harbiye’ ye gittik. Akut derneği tarafından ücretsiz verilen gaz maskelerini aldık; baktık ki herkes takıyor, biz de takalım dedik. Çevremizde çoşkulu bir kalabalık vardı.Polise herhangi bir taş atıldığını görmedim. İnsanların fotoğraflarını çekmeye başladım.Biraz sonra polisler bulunduğumuz tarafa gaz bombaları attı. Öndeki kalabalık bize doğru koşunca, biz de geriye koştuk. Biber gazının tadına ilk o zaman hafifçe baktık. Gaz atılırsa kaçmamız kolay olsun diye, arkalara geçtik.Polis gaz bombası atınca geri çekiliyorduk. 5-10 dakika sonra tekrar ileri yürüyorduk. Polis tekrar gaz bombası atıyordu. Böylelikle iki ileri, 1 geri hareket ederek yürüyüşümüzü sürdürdük. Gecenin dördünde Beşiktaş’ daki evimize döndük ki hala çok kalabalık bir grup polise karşı direnişini sürdürüyordu.

DSC04071

DSC04072

DSC04074

DSC04076

DSC04080

DSC04085

DSC04090

DSC04091

DSC04097

DSC04098

DSC04099

1 Haziran 2013 Cumartesi günü 15:00 civarı Beşiktaş’dan binlerce kişiyle beraber yürüyerek Gümüşsuyu’ndan geçerek Taksim’e gittik. Taksim bayram alanı gibiydi. Polislerin herhangi bir müdahalesi yoktu.

IMG_0208

IMG_0211

IMG_0214

IMG_0219

IMG_0233

DSC04115

DSC04116

Akşam saatleri Beşiktaş’a dönerken Başbakanlık konutunun önündeki sokağın başındaki polis tomalarına bir grup tarafından taşlar atıldı. Bazı kişiler de taş atılmasın diye uğraştı ancak başarılı olamadı. Atılan pet şişelerin, taşların sayısı arttı. Polis biber gazı attı: ardından tazyikli biberli su sıktı.Suyun rengi turuncu idi. Akaretler’e doğru koşturduk. Bu sefer gözlerimiz bayağı yandı. Beş metre yanıma biber gazı kapsülü düştü. Beş dakika sonra gözlerimdeki yanma durdu. Eşimin sırtına biberli su geldi ve sırtı birkaç saat yandı.

Cuma günkü olaylardan sonra polisin Taksim’de olduğu gibi Beşiktaş’da da ortada görünmememesi gerekiyordu. Ortam gergindi. Tomanın göstericilerin geçtiği yolun yanında olması şimşekleri üstüne çekti.Çoğunluk ne kadar taş atılmasın diye uğraştıysa da başarılı olamadı. O saatten sonra iki gün boyunca Beşiktaş semti direnişin en yoğun yaşandığı yerlerden biri oldu.

DSC04118

DSC04119

DSC04120

DSC04128

DSC04130

1 Haziran 2013 Cumartesi gecesi Ihlamurdere cad. ve Akaretlerde polislere karşı gösteriler vardı. Polis yine onlarca kez gaz sıktı. Sanki Beşiktaş semtinde oturan çoluk çocuk, yaşlı genci herkese sıkılıyordu. Beşiktaş çarşısına yakın oturduğumuzdan, evimize kadar gaz bulutu geldi. Pencerelerimizi açamadık. Yüzücü gözlüklerimizle dışarı çıkıyorduk. Biber gazının etkisiyle fazla ileri gidemeden oradan uzaklaşıyorduk. Beşiktaş’daki evlerden tencere, tava sesleri geliyordu.Eşim de kek kalıbına çırpıcıyla vurarak ses çıkartıyordu. Biber gazından dolayı Beşiktaş’da oturan eşimin kohl hastası olan teyzesi hastaneye kaldırıldı. Eşim pencereden sürekli sokaktan geçenlere yara bandı, sirke, limon, talcidli su verdi; sık sık ihtiyaçlarının olup olmadığını sordu.

2 Haziran gününün gecesi, 1 Haziran günü gibi geçti. Tek değişiklik kek kalıbının vurula vurula tavaya dönmesi oldu. Gece gösterilerinde dikkatimi çeken şey göstericilerinin birbirlerine yardım etmesiydi. Düşen insanlar, diğerleri tarafından kaldırılıyordu. Gözleri yananların gözleri, talcidli suyla veya limonla siliniyordu. Ben hayatımda bu kadar birbirlerine saygı gösteren bir grup görmedim. Bu grubun başbakan tarafından çapulcu olarak tanımlanması insanlarda haliyle şaşkınlık yarattı. Zamanla “çapulcu” kelimesi direnişin önemli sloganlarından birini oluşturdu.

IMG_0234

IMG_0238

IMG_0239

IMG_0240

IMG_0242

IMG_0245

IMG_0247

Üç gece hayatımın en farklı günleriydi. İlk defa biber gazı yedim ki biber gazının ne kadar yakıcı bir gaz olduğunu anladım. Direnişe katılarak direnişçilerin fotoğraflarını çekmeye çalıştım. Taş atarak değil, sloganlar atarak direnişin içinde yer aldım. Bu gösterilere katılmak, kendime saygımı arttırdı. Acı biber gazı veya plastik mermi yeme pahasına hükümetin kararından vazgeçirmeye yönelik bu protestolar, halkımla gurur duymama neden oldu. Geleceğe daha umutlu bakmaya başladım.

Polislere de birkaç çift sözüm var. “Insaflı olun, anayasaya dikkat diyorum. Biber gazı atmak yerine konuşmak gibi başka ikna yöntemleri de var. Anayasa der ki: “MADDE 137- Kamu hizmetlerinde herhangi bir sıfat ve suretle çalışmakta olan kimse, üstünden aldığı emri, yönetmelik, tüzük, kanun veya Anayasa hükümlerine aykırı görürse, yerine getirmez ve bu aykırılığı o emri verene bildirir. Ancak, üstü emrinde ısrar eder ve bu emrini yazı ile yenilerse, emir yerine getirilir; bu halde, emri yerine getiren sorumlu olmaz.
Konusu suç teşkil eden emir, hiçbir suretle yerine getirilmez; yerine getiren kimse sorumluluktan kurtulamaz.

Polisler “Biz emir kuluyuz. Asıl sorumlular mülki amirlerimiz” diyorlar. Gaz sıkma emrini verenler sırasıyla dört kişiden biridir. 1) İstanbul Emniyet Amiri, 2) İstanbul Valisi, 3)İçişleri Bakanı, 4)Başbakan. İlerde bu olayın sorumlularının mahkemeye çıkartılıp, hak ettikleri cezaya çarptırılacaklarını biliyorum. O açıdan içim rahat; sadece kendime sabır telkin ediyorum.

Direniş süresince aldığım kısa notları paylaşayım:
– Bireylerin özel hayatına kanunlarla karışılmaması gerektiğinin artık anlaşılması.
– Beşiktaş Çarşı grubunun ele geçirdiği bir dozerle bir tomanın üstüne gitmesi.
– Gittigidiyor.com da ikinci el toma ilanı.
– Direnişçilerin birbirlerine yardım etmesi, saygı göstermesi. Sık sık birbirlerinden özür dilemesi.
– Beşiktaş halkının pencerelerden su, limon, peçete, yara bandı gibi şeyleri göstericilere vermesi
– Beşiktaş halkının tencere, tavayla ve alkışlarla hükümeti protesto etmesi
– Apolitik kişilerin aniden politik olması.
– Birçok kişinin hayatlarında ilk defa protestolara katılması.
– İstanbul’da Fenerbahçe ile Galatasaray taraftarlarının, İzmir’de Göztepe ile Karşıyaka taraftarlarının omuz omuza direnmesi.
– Solcusu ,sağcısı, her türlü politik görüşe sahip insanların bir araya gelmesi, düzeyli , seviyeli bir direnişin gerçekleştrilmesi.
– Mizah dolu tweetlerin gönderilmesi.
– Başbakanın ortamı yatıştırmaması, tam tersine ” Yüzde 50 yi evlerinde zor tutuyorum gibi” sözlerle ortamı germesi .
– Başbakanın twitterı baş belası olarak görmesi ki kendisi de twitter ortamındadır.
– Başbakanın arada sırada alkol içenleri alkolik olarak tanımlaması.
– Başbakanı desteklemek için sms ile insanların çağrılması , belediye çalışanlarının zorla getirilmesi aksi halde haklarında işlem yapılacağı tehdiditin savrulması.
– Yaşlıların da gençlerden öğreneceği şeylerin olması.
– RedHack adlı hacker grubunun twitter üzerinden çok aktif olması.
– Türkiye ayaktayken, CNNTURK ekranlarında penguenlerle ilgili belgeselin yayımlanması.
– NTV,CNNTURK, Habertürk, Kanaltürk gibi haber kanallarının başını kuma gömmesi.
– Sadece Halk TV, Ulusal TV kanallarının canlı yayın yapması.

31 Mayıs 2013 itibariyle Türkiye eski Türkiye değildir. Bugünler tarihi günlerdir. Tarihe tanıklık ettiğim için kendimi şanslı sayıyorum.

Direniş hala devam ediyor. Umut hala devam ediyor …

Etiket Bulutu