Yaptıklarım, okuduklarım, seyrettiklerim, dinlediklerim, gezdiklerim …

Coşkun Büktel’in Fiyasko romanını okudum.
Eser Çitlembik yayınlarından çıkmış olup, fiyatı 4.90 YTL dir.

Romanın hikayesi de kahramanları çok ilginçtir.
Kitabın arka kapağında şunlar yazılıdır:
“Her şey, intihar etmek isteyen adamın bir ‘yanlış numaraya’ cevap vermesiyle başladı.”

Eserin dili sade okunması kolaydır. Türlü türlü olayların birbirini kovaladığı, yalanların , sevgilerin, kurnazlıkların ve mizahi öğelerin ustaca harmanladığı bir eserdir.

Eserin kahramanları bayağı ilginçtir:
İşsiz bir genç, karısını öldürmek isteyen bir adam ve O’nun açgözlü metresi, hasta babası için film afişi arayan genç bir kız, psikopat katillerden oluşan dört kişilik azılı bir çete…

Tüm bu insanların dünyası bir yerde kesişiyor ve olaylar hızlı bir şekilde akıyor.

Kitabı elime aldım, içimden dedim ki; başını bir okuyayım, geri kalanını da yarın okurum. Ne var ki kitabı o gün bitirmiştim. Yarına kadar bekleyemedim. Olaylar o kadar hızlı akıyor ki, insan bu heyecanlı maceranın sonunu çok merak ediyor. Hikayenin sonunu bir an evvel öğrenmek istiyor.

Eser çok yakında ingilizce olarak da basılacak. Türkçe bilmeyen insanlar da bu kitabı okuyacaklar. Bu da kitabın daha çok okunmasını sağlayacak.

Eser bana göre, çok güzel bir film senaryosu olabilir.
Hatta eğer bu eser film olacaksa, Yılmaz Erdoğan’ın çektiği “Organize İşler” adlı filmden çok daha fazla ses getirebilir. En azından senaryosu ondan daha akıcı ve çekicidir.

Çok güzel kurgulanmış bir eser olup, eseri beğendim. Okunmasını tavsiye ederim. Eminim çok beğenerek okuyacaksınız.

Tiyatro sanatçısı,sahne tasarımcısı, oyun yazarı, şair Mete Cantekin’ in blog sitesi http://metecantekin.blogspot.com ‘ u tanıtmak istiyorum.

Mete Cantekin’ in yazdığı oyunlar,şiirler, tasarladığı sahne tasarımları sitede yer almaktadır. Sitelerin estetik tasarımı görülmeye değerdir.

Bilginin salt direkt olarak verilmesinden kaçınılarak, estetik bir tasarımla verilmesi, O’ nun sitelerini diğer sitelerden ayırmaktadır.

Mete Cantekin’ in çalışmalarını çok beğendim. Sizlerin de bu güzel çalışmaları izlemesini tavsiye derim.

Bir aydır büyük bir heyecanla beklediğimiz gün geldi ve Barış Manço Kültür Merkezi’nde perdeler bizim için açıldı. Bulunmaz Tiyatro oyuncuları olarak, 03 Nisan 2008 perşembe 20:30’da Aziz Nesin’in “Sen Gara Değilsin” adlı oyunumuzu seyircilere sunduk. Ben ve oyuncu arkadaşlarım için, bu ilk sahne deneyimimizdi.

Oyunun yönetmenliğini yapan, sahnede iyi bir performans sergilememiz için maddi ve manevi yardımlarını hiç esirgemeyen sayın hocam Hilmi Bulunmaz’a tüm arkadaşlarım adına teşekkür ediyorum.

Oyunumuzun seyircilerimizle buluşma sürecini kısaca anlatmak istiyorum:

“Sen Gara Değilsin” adlı oyunun sahneye konulması için önümüzde bir ay vardı. İlk haftalarda; “Acaba yetiştirebilir miyiz?” gibi kaygılarımız vardı. Tüm kaygılarımız, hocamızın bize duyduğu sonsuz güven sayesinde kayboldu. Bu bir ay boyunca rollerimize yoğunlaştık. Haftanın her günü hem ezber çalışmalarımıza, hem de sahnedeki duruş ve hareketlerimize çalıştık.

Hüseyin Dinç ve Eser Bozan arkadaşlarımla oyun üzerine günlerce tartıştık. Oyunun daha iyi anlaşılabilir ve vurucu olması için neler yapılması gerektiği üzerine, birbirimize çeşitli öneriler sunduk. Bu önerilerden bazılarını hocamızın da onayıyla uygulamaya karar verdik. Oyunun sunulmasının son haftasına geldiğimizde, artık kendimize daha çok güveniyorduk. Provaların aksaksız geçmesi, repliklerimizi tamamen ezberleyişimiz bize büyük bir güven getirdi.

Gösteri günü hepimizde tarifi imkansız, güzel duygular vardı. Hepimiz Barış Manço Kültür Merkezi’ne erken geldik. Afişlerimizi astık. Oyun esnasında takılabileceğimiz bazı hususlarda birbirimize son taktikleri verdik. Oyundan bir saat önce sahnede son provamızı da yaptık.

“Oyunumuz başlıyor” anonsuyla sahnedeki yerimizi aldık; artık bizim gerçek dünya ile irtibatımız kopuyordu, oyunumuzun geçtiği o hayali bir kasabanın (Yuntabur) serserisi, belediye başkanı ve polis şefi oluyorduk!…

Büyük bir başarıyla oyunumuzu sunduk. Duyduğumuz kuvvetli alkış sesleri, tüm yorgunluğumuzu unutturdu. Neticede azimli çalışmamızın karşılığını büyük bir gururla aldık: Kendimizle, arkadaşlarımızla, hocamızla ve bizi izlemeye gelen tüm seyircilerimizle gurur duyduk. İlerde daha çok başarılı olacağımız konusunda inancımız pekişti.

Barış Manço Kültür Merkezi’nin müdürü Cuma Bolat’ın bizi büyük bir içtenlikle karşılaması, oyun öncesi hazırlıklar için yardımlarını esirgememesi dolayısıyla kendisine teşekkür ediyoruz.

Bulunmaz Tiyatro olarak bu oyunumuzu Barış Manço Kültür Merkezi’nde oynamayı sürdürmenin yanında, başka salonlarda da oynayacağız. Oyunumuzun süresi yaklaşık (şimdilik) bir saat ve tek perdelik. Bizi izleme fırsatı bulamamış seyircilerimizi, diğer salonlarda bekliyoruz. Eminim ki oyunumuzu çok beğeneceksiniz.

Aziz Nesin‘in “Sen Gara Değilsin” adlı oyunu “Bütün Oyunlar II” adlı kitabının “Beş Kısa Oyun” adlı bölümü içinde yer alıyor. Kitap artık basılmadığından ancak sahaflarda bulunabiliyor. Ben de internetten kitap satan bir sahafçıdan kitabı aldım. Aziz Nesin’in artık piyasada olmayan kitaplarının tekrar basılmasını ümit ediyorum.

Oyun üç kişilik ve tek perdelik.

OYUNCULAR:

Pren (Kazım Şimşek) : Yuntabur adlı kentin belediye başkanı.
Salsi (Eser Bozan) : Kentin gizli güvenlik şefi.
Gara (Hüseyin Dinç) : Zayıf, çelimsiz, korkak bir kişi.

Oyun, Yuntabur kentinin girişindeki meydanda geçiyor. Kentin ulusal kahramanı Gara için dikilen anıtın açılış töreninde belediye başkanı konuşma yapıyor. Konuşmasından sonra arkadaşı Salsi’yle sohbet ederken, aralarına ölü sanılan Gara’nın girmesiyle oyun ivmeleniyor.

Oyun, bir kara mizah örneğidir. Komedi unsurları içermekle birlikte, son derece dramatik bir eserdir.

Oyunun dili sade, okunması kolaydır. Bir saatten az bir sürede oyunu okumak mümkündür.

Bu oyunu sahneleyeceğimiz için sevinçliyim.

İki hafta önce Bulunmaz Tiyatro‘da Aziz Nesin’in “Sen Gara Değilsin” adlı oyunu üzerine çalışmaya başladık. Oyunda ben, Hüseyin Dinç ve Eser Bozan yer alıyoruz.

İlk hafta okuma provası yaptık. İkinci haftasında hocamız Hilmi Bulunmaz telefon edip Nisan ayının ilk haftasında Barış Manço Kültür Merkezi‘nde oyunu sahneleyeceğimizi bildirdi.

Bizi hem bir telaş, hem de büyük bir heyecan sardı. Neticede bu benim ve arkadaşlarımın sahneleyecekleri ilk oyun olacak. Hocama “Bir ayda bu oyunu çıkartabilir miyiz?” diye sorduğumda, hocam, “Tabii, eğer sıkı çalışırsanız, olur” dedi.

Artık tek hedefimiz oyunu yetiştirebilmek…

Geçen haftalarda devlet tiyatrolarında sergilenen Dostoyevski’ nin “Yeraltından Notlar” adlı romanından uyarlanan oyunu seyrettim.
Oyun iki perdeliktir.Süresi 2 saat 15 dakikadır.Oyunda emeği geçenler aşağıdadır.

Yazan: Fyodor Dostoyevski
Çeviren: Mehmet Özgül
Rejisör: Özgür Yalım
Dekor-Kostüm: Ali Cem Köroğlu
Işık: Önder Arık
Müzik: Alexander Petihof

Oyuncular:
Payidar Tüfekçioğlu
Alptekin Serdengeçti
Ömer Hüsnü Turat
Saydam Yeniay
Ali Fuat Çimen
Toygun Ateş
Ayhan Anıl
Sadık Takır
Rezzak Aklar
Ezgi Çelik
Seyhan Zemberek
Tuna Öztunç
A. Tefik Hiçyılmaz
Hande Gürak, Nevşim Erzat, Yıldız Durucan, Gözde Okur.

Dostoyevski’ nin eserini daha lisedeyken okumuştum. Ancak oyunu seyrettikten sonra kitabını bir daha okuma ihtiyacı hissettim. Kitabı da geç bitirince oyun hakkındaki yorumum da gecikti haliyle.Kitabı okumaktaki amacım kitapla oyunu karşılaştırmak istememdi.Kitap bir romandı ve tiyatro oyunu olsun diye yazılmamıştı.Tiyatro oyunu amacıyla yazılmamış bir eserin nasıl oyun haline getirildiğini izlemek hoş bir deneyim oldu benim için.
Engin Yayıncılıktan çıkan ve Türkçe’ ye Mehmet Özgül tarafından çevrilen baskısını okudum.Roman iki kısımdan oluşmaktadır.Birinci kısımda düşüncelerini notlara yazan bir adamın hikayesini,ikinci bölümde de anılarını okumaktayız.Adamın ismini bilmemekteyiz.Adam kendinden bahsederken, duygularını ve düşüncelerini açıklarken çok samimidir.İnsanın kendi kendine itiraf edemediği şeyleri bile dile getirmesi, duyduğu suçluluk kompleksinden kurtulma isteğini göstermektedir.Adam asosyal, insanlarla iletişimi zayıf, kendi kurduğu bir kalın kabuk içinde yaşamaktadır.Yazılarını bodrum katında izbe bir evde yazmaktadır, yeraltı kelimesi de buradan çıkmaktadır.Adam memurdur, ancak aylığı azdır, geçim sıkıntısı çekmektedir.Düşüncelerinde kararsızdır. Verdiği kararlardan sık sık pişmanlık duymakta, kendi kendisini yemektedir. Sık sık kurduğu hayallerinde gerçek hayatının tam zıttı bir karaktere bürünmektedir. Yaşadığı toplumu, toplumun aydınlarını eleştirmektedir. Mantık kurallarının örneğin matematikte 2×2 nin 4 etmesi gibi bir sonuçtan ziyade 2×2 nin 5 etmesinin övünülücek bir şey olduğundan bahsetmektedir.
İnsanların mantıklarının peşinde gitmelerinin onları refaha ulaştırmayacağından emindir. Adeta acı çekmekten zevk alan bir kişiliği vardır yazarın.
Yazar ikinci kısımda, bir genelevde karşılaştığı Liza ile yaşadığı anısını anlatmaktadır.
Roman Dostoyevski’ nin diğer romanları için bir başlangıç oluşturmaktadır. O açıdan Dostoyevski’ nin büyük romanları dışında bunun da okunması faydalı olacaktır.
Roman oyunlaştırılırken esere bağlı kalınmaya özen gösterilmiş, bazı kısımlar çıkartılsa da bunlar bütünlüğe zarar vermemiş.
Oyunun başrol oyuncusu Payidar Tüfekçioğlu çok başarılı bir performans göstermiş, onu seyrettikten sonra içimden bu rolle mutlaka bir ödül kazanır demiştim. Meğerse kendisi bu rolüyle “Afife Jale 2007 En İyi Erkek Oyuncu” ödülü kazanmış. Çok enteresan ama daha evvel seyrettiğim “Savaş İkinci Perdede Çıkacak” oyunundaki performansıyla çok beğendiğim Hakan Meriçliler için de bir ödül kazanır demiştim o da “Afife Jale 2006 En İyi Erkek Oyuncu” ödülünü kazanmış.
Payidar Tüfekçioğlu’ nun rolü çok baskın olduğundan diğer kişilerin rolleri doğal olarak biraz silik kalmış. Oyundaki herkesin performansı çok iyiydi.
Sahnenin diklemesine hazırlanmış tekerlekli duvarlardan oluşması, dekorun hızlı bir şekilde değişmesine imkan vermiştir. Sahnenin dar ama uzun olmasından dolayı bu teknik iyi düşünülmüştür.Canlı çalınan müzik de çok iyiydi.

Sonuç olarak kuvvetli bir eserin başarıyla oyun haline getirilmesi ve oyuncuların ama bilhassa Payidar Tüfekçioğlu’ nun olağanüstü performansıyla bu oyun, son yıllarda seyrettiğim en iyi oyundur. Tüm herkese bu oyunu tavsiye ederim.

Federico Garcia Lorca’nın “Bernarda Alba’nın Evi” adlı oyununu okudum. Hale Toledo’nun çevirisini yaptığı bu eser “Toplu Oyunları 1 / Kanlı Düğün / Yerma / Bernarda Alba’nın Evi” adıyla “Mitos-Boyut” yayınlarından çıkmıştır.

Oyunda 14 kadın karakter ve en az dört kişilik kadınlar grubu vardır. Oyun üç perde. Oyunun dili sade, okunması kolaydır.

Oyun bir İspanyol köyündeki “Bernarda Alba” adlı kadının evinde geçmektedir. İkinci kocası yeni ölmüştür. Cenaze dönüşüyle oyun başlar. Evde yaşlı annesi, hizmetçisi ve sırdaşı Poncia ve beş kızı ile oturmaktadır. Evini dış dünyaya kapatır, sekiz yıllık yas ilan eder. Aileyi despotça yönetir. Ev sanki ev değil, manastırdır. Baskı altındaki kızlar büyük sorunlar yaşar.

Bu oyunun tüm kahramanları kadındır. Beş kız kardeş arasında töreye karşı gelmek isteyen en küçük kız Adelia’nın trajik hikayesi, oyunun konusunu oluşturur.

Bir İspanyol köyünde yaşanan bu durumların bügün bile ülkemizde yaşanması, üzerinde durulması gereken bir konudur.

Yazar bir İspanyol şair ve oyun yazarıdır. 1898-1936 yılları arasında yaşamıştır. Eserlerinde köylü İspanyol kadınlarının üzerindeki töre baskısını dile getirmiştir. O’nun için kadın sembolü Meryem Ana tasviriyle özdeşleşmiştir. Kadın bir bereket, doğurganlık ve sevgi sembolüdür. Erkek ise savaş, çatışma sembolüdür. Yazarın son oyunudur.

1707 – 1793 yılları arasında yaşamış İtalyan oyun yazarıdır.Venedikte doğmuştur.Pariste ölmüştür.
Eserleri:
I pettegolezzi delle donne ( Dedikoducular, 1742), Il bugiardo (Yalancı, 1744), Il vero amico (Gerçek Arkadaş), La locandiera (Otelci Kadın, 1753), I Rusteghi (Yabanlar, 1760), Le baruffe chiozzote’dir (Chioggia Kavgaları, 1762), Il malcontenti (Tatminsiz, 1755), Fransızca L’Eventail (1763) adıyla yazdığı ve Il ventaglio (Yelpaze, 1764) adıyla İtalyanca’ya çevirdiği yapıtı en başarılı oyunları arasında yer alır. Memoires (Anılar, 1787).
Goldoni, İtalyan gerçekçi komedisinin kurucusu sayılır. Hukuk okudu.Avukatlık yaptı.Moliere’i okuyabilmek için Fransızca öğrendi.

Not:Carlo Goldoni hakkında ilerki zamanlarda daha ayrıntılı bilgi vereceğim.

7 Ocak 2008 pazartesi akşam eve dönerken, telefonum çaldı. Arayan Hilmi Bulunmaz idi. Coşkun Büktel’in beni yarın oynayacak bir tiyatro oyununun galasına davet ettiğini söyledi. Kendisini arayıp, gelip gelemeyeceğimi söylememi istedi. Ben de hemen Coşkun Büktel’e bu daveti için teşekkür ettim ve geleceğimi söyledim. Bana oyunun Kenter Tiyatrosu’nda olduğunu ve sekiz buçukta başlayacağını söyledi.

Ertesi gün Coşkun Büktel’i arayıp oyunun adını öğrendim. İnternetten araştırma yapıp, oyun hakkında biraz bilgi topladım.

Saat altıya yaklaşırken, çalıştığım şirketten ayrılıp eve gittim. Şirketten beş dakika bile erken ayrılmak trafiğe daha az takılma anlamına geliyordu benim için. Hızlı bir şekilde yemek yedim ve hemen Taksim’e otobüsle geldim.

Kenter Tiyatrosu’nun Şişli’de olduğunu düşündüğümden Şişli’den geçen bir otobüse atladım. Otobüs Harbiye durağında durdu. Ben de şöyle bir soluma baktım. Fazla büyük olmayan bir tabela üzerinde “Kenter Tiyatrosu” yazısını okudum. İçimden hayret burada da bir Kenter Tiyatrosu varmış dedim. Biraz daha dikkatli bakınca giriş kapısında büyük bir kalabalık ve seyredeceğim oyunun afişini gördüm. Yani anlayacağınız jeton biraz geç düştü, tam kapıya hareketlenmişken otobüs de hareket etti. Neyseki bir sonraki durakta inip tiyatroya ulaştım. Kapıda Hilmi Bulunmaz ve Coşkun Büktel beni bekliyorlardı. Hızlıca merhabalaştıktan sonra koltuklarımıza doğru yol aldık. Koridorlar, fuaye alanı bayağı bir kalabalıktı. Hızlı adımlarla ön sıralardaki boş koltuklara yerleştik. Oyunun başlamasını bekledik. Oyun 10 dakikalık bir gecikmeyle başladı. Tüm koltuklar doluydu. Etrafımızda tiyatrodan veya sinemadan tanıdığımız bir çok ünlü konuk vardı.

Şimdi oyunla ilgili bilgiler vereyim. Oyun, Don Kişot Prodüksiyon tarafından finanse edilen Don Kişot Tiyatro tarafından sahnelendi.

Oyunda emeği geçenlerin listesini veriyorum:

Yazan: Reinhold Tritt
Çeviren: A.Naki Öner
Yöneten:Şakir Gürzumar
Oyuncular: Levent Ülgen, Ayça Abana, Faruk Akgören, Ayşegül Alpak, Onur Dikmen, Duygu Eren,Çetin Güner, Ece Özdikici, Fatih Sönmez, Serhan Süsler, Serhat Teoman, Ekin Türkmen, Serdar Yeğin
Dekor : Cem Köroğlu, Kostüm: Nalan Türkoğlu, Işık: Kemal Yiğitcan, Müzik: Targan Türe, Yapımcı Tarık Güvenç

Oyun Amerika’da bir kolejde geçiyor. Tarih öğretmeni Bay Ross bir dersinde öğrencilerine nazilerin yaptığı soykırımı anlatan bir film izlettiriyor.

Lorry adında bir öğrenci öğretmene şu soruyu soruyor: Bu soykırım olurken, milyonlar öldürülürken Almanlardan kimse bunu niye görmedi diye soruyor. Öğretmenin buna verdiği cevap öğrencileri pek tatmin etmiyor. Yine öğrencilerden biri artık bu gibi olayların yaşanmayacağı ve bunun üzerinde fazla durulmaması gerektiğini söylüyor. Bay Ross oyunun da konusunu oluşturan bir deney yapmaya karar veriyor. Deney disiplinin gücünü gösterecek ve bir gün sürecektir. Deney o kadar başarılı olur, tüm öğrenciler buna o kadar çabuk uyum sağlarlar ki deneyi başlatan öğretmen bu deneyi durdurmak istemez. Başta deney çok başarılı olmuş gibi görünmektedir. Tüm öğrenciler disiplinli hareket etmekte, dersleri dikkatle dinlemekte hatta başarısız giden basketbol takımı bile artık kazanmaya başlamıştır. Derste uyuklayan, başarısız bir öğrenci olan Robert bile dersleri büyük bir dikkatle dinler. Günler geçtikçe deneyin boyutları genişler ve bu harekete “Dalga” adı verilir. Slogan, amblem, selamlaşma gibi “Dalga” hareketini tanımlayan simgeler belirlenir. Öğretmenin kendisi de yarattığı bu hareketin oluşturduğu büyük bir gücün etkisindedir. Kılık kıyafetleri bile değişmiştir. Artık onu lider gibi gören askerleri vardır. Bunlar harekete daha çok insan katmak için şiddete bile başvururlar. Öğrencilerden Lorry okulda gazete çıkarmaktadır. Sadece O, bu olayların farkındadır. Bu hareketin yaptığı zararları görebilmektedir. Diğer tüm arkadaşları bu hareketin bir üyesi olmaktan gurur duyarlar. Bu hareketin özünde tüm üyeler arası tam bir eşitlik ve rekabetin yok edilmesi vardır. Bu tüm öğrencilerde müthiş bir rahatlama duygusu vermiştir. Sınıfının en çalışkanı olan Lorry ile artık rekabet etmelerine ihtiyaçları yoktur. Bu üstünlüğünü kaybettiği için Lorry’nin bu harekete uzak durduğunu sanarlar. Onu baskı altına alırlar. Sonuçta deney olarak başlayan bu hareket tüm okulu sarsmış ve büyük bir kargaşaya neden olmuştur. Sonunda öğretmen bu deneyi sonlandırır. Deneyi sonlandırdığında söylediği şu sözler epey anlamlıdır:

Dünya, kötülük yapanlar değil, seyirci kalıp hiçbir şey yapmayanlar yüzünden tehlikelidir.

Oyundaki mesaj açıktır. Düşünmek istemediğimiz için, söyleneni yapmak düşünmekten daha kolay olduğundan ve söyleyen kişinin etkileme gücünden dolayı insanlar bu gibi insanların peşine kapılabilmektedirler. En büyük ve acı örneğini 2. Dünya savaşında Almanya’ da Hitler ile gördük. Bu durum ileride tekrarlanabilir. Bunun için eleştiriye açık olmalı, başkalarına saygılı olmalı ve kimsenin arkasından körü körüne ve düşünmeden gitmemeliyiz. Özgürlüğümüzü ve bağımsızlığımıza ipotek koymamalıyız.

Oyun tek perdeliktir. Süresi yaklaşık iki saattir. Dekor olarak sadece üç sihirli kutu vardır. Bunların her bir tarafı açılıp ve birleştiriliyor, böylelikle arka planlar hızlı bir şekilde yeniden inşa ediliyor.

Oyundaki tüm oyuncuların performansı çok iyi. Yaş ortalaması çok genç bir kadro var. Oyunun başrol oyuncusu Bay Ross’u oynayan Levent Ülgen de çok başarılıdır. Kendisi bir tv dizisinde çok uzun yıllar oynadığından olsa gerek, nadiren de olsa el kol hareketlerini ve mimiklerini tv de oynadığı o karakterden çalmaktadır.

İnternet’ ten araştırdığıma göre oyun gerçek bir hikayeden alınmış. Bu olayların benzeri yaşanmış. Deney 1967 yılında Palo Alto, California’da Cubberley kolejinin Dünya tarihi sınıfında bir gün sürecek şekilde başlamış ama beş gün sürmüş ve 300’den fazla öğrenci bu hareketin üyesi olmuş.

1990 yılında Alman yazar Reinhold Tritt’in yazdığı bu oyun Almanya’da “Yılın Oyunu” ödülünü kazanmıştır.

Sonuç olarak oyunu beğendim ve herkese tavsiye ederim.

Bir hafta arayla yeni bir oyuna gideyim dedim. İnternetten “Ful Yaprakları” oyunu için bilet aldım. Oyun, Devlet Tiyatrolarının Oda Tiyatrosu’ nda oynanacaktı.

Oyunun başlama saati akşam sekizdi. Çalıştığım şirketten akşam altıda çıktım. Evde yemek olmadığından, aceleyle bir lokantada yemek yiyip, hızlı adımlarla eve gittim ve üstümü değiştirdim. Yine hızlı bir şekilde Taksim’ e sarı dolmuşlarla ulaştım. Oyunun başlamasına 5 dakika varken sahneye gelebildim. Bilet kontrolünün yapıldığı masaya yaklaşırken, bazı insanların dışarı çıktıklarını gördüm ancak buna bir anlam veremedim. Masada bir bayan vardı. Hemen ismimi söyleyip, biletimi almak istedim.O zaman bayan bir gülümsemeyle oyunun iptal edildiğini, onun yerine “Kral Dairesi” adlı oyunun konulduğunu söyledi. Oyuncu rahatsızlığından dolayı olduğunu da ilave etti. Epey şaşırmıştım. Ne diyeceğimi bilemeden, bana “Eğer bu oyunu seyretmediyseniz, bu oyunun çok güzel ve eğlenceli olduğunu” söyledi. Ben de ona “Peki, oyunu seyredeyim” dedim. Bu oyunun adının bana hiç yabancı gelmediğini düşünüyordum koltuğuma giderken, birden aklıma geldi, Coşkun Büktel bana bu oyundan bahsetmişti. Bu oyunun galasına gittiğini, maske takan oyuncuların olduğunu ve hiç konuşma olmadığını söylemişti. Ben de içimden “Tüh, o oyunu mu seyredeceğim'” dedim. Neticede hiç hesapta olmayan bir oyunu seyretme durumum oldu. Durumu kabullenmiştim.
Oyun vaktinde başladı ki bu durumla da fazla karşılaşmadığım için biraz şaşırdım. Koltuklar tam dolu değildi. Yer yer boşluklar vardı. Tahminimce oyunun iptal olması, bazı seyircilerin geri dönmesine neden oldu.
Oyunda maskesiz üç oyuncu vardı. Diğer oyuncuların hepsi maske takıyorlardı. Oyunun başında ve sonunda bu üç oyuncu arasında kısa diyalog vardı. Bunun dışında bu üç oyuncu ve diğer oyuncular hiç konuşmadılar. Sanki Charlie Chaplin’ den sessiz sinema seyrediyorduk. Sonradan araştırdım ki oyunun yönetmeni ve yazarı bu türden daha evvel bir oyun yazmış. Kendisinin maskelerle ilgili özel çalışmaları varmış.
Oyunda maske takıldığından ve konuşma da olmadığından vücüt dili artık her şey olmuş, oyuncular vücut diliyle birbirleriyle anlaşıyorlardı.
Oyun bir otelin kral dairesinin, 3 çifte aynı gece için satılmasıyla yaşanan komik durumlar üzerine kurulmuş. Bu senaryoya benzer çok senaryolar gördüğüm için, bana pek ilginç gelmedi. Evet çok basit bir senaryosu vardı ancak yine de oyundaki bazı yaratıcı sahnelere değinmekte fayda var. Biri bir masa etrafındaki konuşmanın kuşbakışı görüntüsünün verilmesidir. Bunun içinde oyuncular ve masa yan yatmıştı. Böylece onları sanki kuşbakışı görüyorduk. Bir diğeri de perdelerle dört bir tarafı kapatılan yataktaki el fenerlerin olduğu sahnedir. Bunların dışında oyun için söylenecek fazla bir şey yok. Oyun tamamen eğlendirme amaçlı yazılmıştır. Büyük ihtimalle de kısa bir süre sonra hafızalarımızdan da silinecektir.

Eğer seyredeceğiniz başka bir oyun kalmamışsa ve bu seyredilecek en son oyunsa eh seyredin o zaman!

Yazan: Toby Wilsher
Reji-Tasarım: Toby Wilsher
Çeviren: Selen Korad Birkiye
Dekor: Burhan Yılmaz
Kostüm: Mihriban Oran
Işık: Yakup Çartık
Dans Düzeni: Erdal Uğurlu

Oyuncular:
Fikret Urucu
Elif Erdal
Uygar Özçelik
Arzu Oş
Fatih Sarı
Deniz Bolışık
Erkan Avcı
Emrah Bozkurt
Sibel Akdeniz Demirtaş
Celal Örnek

Reji Asistanları:Selen Korad Birkiye, Elif Erdal